Tuğçe Kazaz, hayalini kurduğu yaşama kavuştu.

“Sofrada Baş Başa”nın bu haftaki konukları manken-oyuncu Tuğçe Kazaz ve müzisyen Erhan Güleryüz

“Şöhret, giymesini bilmezsen ateşten bir gömlek gibi yakar”

SOFRADA BAŞ BAŞA / Yayına hazırlayan: GÜLİZ ARSLAN

Milliyet Pazar’ın “Sofrada Baş Başa sofrası” bu hafta Tuğçe Kazaz’ın Ankara’da bulunan çiftliğinde kuruldu. Kazaz, yeşillikler içindeki çiftliğinin kapılarını ilk kez Milliyet için açtı ve çiftliğin mahsulleriyle kurduğu sofrayı Ayna’nın solisti Erhan Güleryüz ile paylaştı.
Bu çiftlik yaklaşık bir yıldır Kazaz’a ve “topluluğum” dediği bir grup arkadaşına ev sahipliği yapıyor. Burada gün, kuş cıvıltıları eşliğinde, sabah altıda başlıyor. Önce dört saat tarlada çalışıyor herkes. Olgunlaşan mahsul toplanıyor, otlar ayıklanıyor, çürümüş yapraklar temizleniyor, sulama yapılıyor. Sonra sıra marangozluk işlerine geliyor. Ahırın, mandıranın bakımı yapılıyor. Çiftlikteki hayvanlar besleniyor, akşam yemeği hazırlanıyor. Biten işler evin girişindeki beyaz tahtaya not alınıyor. Çiftliğin sakinleri bir yandan organik tarım yaparken bir yandan da thai chi ve aikido öğreniyor. Kalan boş vakitlerde hamakta kitap okuyorlar ya da balkonda sohbet ediyorlar. Kazaz’ın 17 senelik olduğunu söylediği bu oluşumun üyelerinin hep hayalini kurdukları bir yaşam bu. Hepsi, hayallerine kavuşmuş olmaktan memnun, neşeyle koşturuyorlar işlere. Hepsinin gözlerinin içi gülüyor. Çiftliğin huzuruna huzur katan da bu belki de…
Kazaz, “doğa ve sanat” diye ikiye ayırdığı hayatının doğa ile ilgili kısmını burada yaşıyor. Sanat için zaman zaman İstanbul’a gitmek gerekebiliyor. Şimdilerde olduğu gibi… Kazaz önümüzdeki günlerde Güleryüz’ün çekeceği bir filmde oynamak üzere şehre gelecek. İkili, Güleryüz’ün bu ilk filminde başrolü paylaşacaklar.

"Şöhret, giymesini bilmezsen ateşten bir gömlek gibi yakar"

Erhan Güleryüz: Biliyor musun benim sana ulaşmam hiç kolay olmadı aslında. Seni önceden görmüşlüğüm vardı ama beni sana ulaştıracak birilerini bulmam zaman aldı. Yine de pes etmedim çünkü senaryoyu senin bir fotoğrafını gördükten sonra tamamlayabilmiştim. Seni bulup rolü teklif etmem gerekiyordu.

Tuğçe Kazaz: Umduğun gibi bir Tuğçe Kazaz mı buldun tanışınca karşında?

Erhan Güleryüz: Hayır. Çok ünlü, çok popüler insanlar hakkında farklı düşünceleri oluyor insanın. Güzel insanların problemleri olabileceğini falan düşünüyorsun, ne bileyim. Benim kafamda da farklı bir Tuğçe vardı tanışmadan önce. Tanıştıktan sonra çok mütevazı, çok samimi birini buldum karşımda
ve birlikte çalışma konusunda hiç tereddüt etmedim.

“Yazın, köyde geçirdiğimiz zamanları hatırlıyorum”

Tuğçe Kazaz: Sen beni pek şaşırtmadın. Bir insanın sesini duyduğunda nasıl biri olduğunu anlıyorsun. Sesini duyduğumda böyle biri olduğunu anlamıştım. Ben bir işi seçerken ona sadece iş gözüyle bakmıyorum. Daha çok, insanlara göre seçiyorum içinde bulunacağım işi. Ben de seni çok samimi buldum ve senaryoyu çok sevdim. Bizim yaptığımız işlerde doğru ve dürüst duran insan bulmak zordur. Öylelerini bulduğunda da böyle beraber yürüyorsun işte.

Erhan Güleryüz: Ben ne üretirsen üret, içinde samimiyet varsa ortaya güzel bir şeylerin çıkacağına inanıyorum. Diğer türlü güzel olsa bile kalıcı olmuyor bence. Müzik dünyasında, eğer bir şiirin, bir şarkının yeterince “içinde” değilsen o, insanlara geçmiyor. Sinemada da
bu böyle…

Tuğçe Kazaz: Hatta en çok sinemada böyle…

Erhan Güleryüz: Evet çünkü sinemanın içinde bütün sanat formları var. Kamera, sonsuz bir hareket alanı sağlıyor sana. Klip çekerken
3.5 dakikada, konsantre bir şekilde aktarman lazım anlatmak istediğini, sinemada rahat rahat anlatabiliyorsun. Bu sinemanın avantajı ama dezavantajları da var. Müzik tek başınıza yapabileceğin bir şey, sinema kesinlikle öyle değil.

Bu arada bu yediğimiz domatesler tarladan değil mi? Üzerlerindeki koku o kadar delirtici ki… Bana çocukluğumu hatırlatıyor. Çocukken tarlada çalışırdık,
o zaman da böyle kokardı domatesler. Sonra yavaş yavaş bir şeyler oldu ve biz tat alamamaya başladık.

“Gittiğim her yerde bir su arıyorum; deniz, göl, dere…”

Tuğçe Kazaz: Bu domateslerin dibinde çıkan ayrık otları ilaçlanmadan temizleniyor, lezzeti ondan bozulmuyor. O bahsettiğin tat azalmasının birkaç nedeni var. Önce tohumlar bozuldu, sonra da ilaçlar devreye girdi.

Erhan Güleryüz: Natürel tarım yapabilmek için elbette tohumların kendiliğinden, tekrar üreyebilecek tohumlar olması önemli. Genetiğiyle oynanmamış olması önemli. İlaç kullanılmamış olması önemli. Ama bir şey daha var; toprağın en az dört-beş yıl işlenmemiş olması gerekiyor.

Tuğçe Kazaz: Kesinlikle! Burası 10 senedir işlenmeyen bir toprak.

Erhan Güleryüz: Tertemiz işte o zaman. Sen çocukluğunda falan tarlada çalıştın mı?

Tuğçe Kazaz: Hayır, çalışmadım. Ama annem çalışmış çok. Anneannem, teyzelerim…

Erhan Güleryüz: Ayvalık’ta?

Tuğçe Kazaz: Hayır, Foça, Ilıpınar’da.

Erhan Güleryüz: Foça’da ne yetiştiriliyor?

Tuğçe Kazaz: Enginar. Başka şeyler de varmış ama ağırlıklı olarak enginar. Anneannem, dedem rahmetli olduktan sonra annemler de “Şehirde çalışma imkanı varken, ne duracağız köyde?” demişler. Sadece onları değil, şehir yaşamı o dönem pek çok insanı cezbetmiş. Teyzem evlenmiş, annem de lise çağında onun yanına gitmiş. Ben dört-beş yaşlarındayken yazları, köyde geçirdiğimiz zamanları hatırlıyorum.

Erhan Güleryüz: Denizi çok seviyorsun değil mi?

Tuğçe Kazaz: Tabii, Ayvalık’ta mayısta başlıyorduk denize girmeye, ekime kadar…Hiç çıkmıyorsun ki… Ama şimdi aramıyorum.

Erhan Güleryüz: Ben galiba gittiğim her yerde bir su arıyorum; deniz, göl, dere…

Tuğçe Kazaz: O zaman aşağıdaki gölün yanına götüreyim seni… Orası hakikaten çok güzel ama keyif yapmaya pek fırsat olmuyor burada.

Erhan Güleryüz: Ben bu çiftliğe ne zaman gelsem o fırsatı yaratıyorum bir şekilde (gülüyor). Burada en sevdiği iki yer; hamak ve sofra…

Tuğçe Kazaz: Ne güzel, en sevdiğim iki yerden birindeyiz o zaman şu an. Bak bu patlıcandan mutlaka yemelisin…

Erhan Güleryüz: Ben seni mutfakta hiç görmedim bugün, bunları sen mi hazırladın?

Tuğçe Kazaz: Bugün işim tarladaydı, bunları Ayşe hazırladı.

Tuğçe Kazaz, her gün üç-dört saat tarlada çapa yapıyor, ayrık otların temizliyor, mahsul topluyor.

“İçimizde taşıdığımız potansiyel varlık bize Yaradan’dan emanet”

Tuğçe Kazaz: Bu, senin stüdyonun 17’nci senesi değil mi? Sana artık “Hocam” diye hitap eden birçok kişi var… Şunu çok merak ediyorum; stüdyoya birçok yeni müzisyen geliyor. Sen onlarda yeni bir şey görüyorsun, bir yetenek, bir hal…
Ne söylüyorsun onlara? Ne akıtıyor, ne geçiriyorsun o yeteneği gördükten sonra?

“Müzik bir silah mıdır yoksa fabrika mı?”

Erhan Güleryüz: 1.5 yıl evvel bir televizyon programında üniversiteler arası bir yarışma yaptım. “En fazla oyu alana albüm yapacağım” dedim. 13 hafta boyunca 13 üniversite grubu yarıştı. En fazla oyu Cambaz grubu aldı, Süleyman Demirel Üniversitesi’nden… Hakikaten de sahneleri çok iyi çocukların. Ama geldiklerinde ellerinde hiç şarkı yoktu. Tabii, cesaretsizlerdi. Her insanın söyleyebilecek bir sözü olduğunu anlattım onlara. Ve söylenebilecek sözler bulmalarını istedim… O bir hafta demlendik.
Bir hafta sonra stüdyoya bir şarkıyla geldiler.

Tuğçe Kazaz: Başka neler konuştunuz?

Erhan Güleryüz: Hayatın anlamı üzerine sohbet ettik. Niye dünyadasın? Üniversiteyi okuyorsun ama hayatını nasıl devam ettireceksin? Müzik bir yaşam tarzı mıdır, yaşamın kendisi midir, yoksa yaşamın içinde güzel bir renk midir? Bir silah mıdır yoksa bir fabrika mıdır?

Tuğçe Kazaz: Müziğin aslında doğanın bir sanatı olduğuna dair bir şeyler okumuştum. İnsan ruhunu tedavi edici yönü keşfedildikten sonra insanlığın doğru yolda ilerlemesini istemeyen güçler tarafından dönem dönem yasaklandığı söyleniyor.

“Kur-an’ı Kerim yedi kattan anlaşılır derler”

Erhan Güleryüz: Tabii. Müzik de tıpkı söz gibi. Dişi söz var, erkek söz var. Küfür var, güzel söz var. Müzikte de semboller var. O frekanslar, sesler… Notaların tamamı bir araya geldiğinde tıpkı harflerin bir araya geldiğinde kelimeleri, cümleleri oluşturması gibi bir şey oluşturuyor. Hani derler ya “Müzik ortak bir dildir” diye hakikaten yüzyıllardır insanlığın oluşturduğu ortak bir dildir müzik. Hüzün, acı, öfke, saldırganlık, sükut, sabır, hırçınlık… Her şeyi yaratabilirsin müzikle.

Tuğçe Kazaz: Çok iyi müzisyenleri dinlediğinde, o yaratılmış olan sana da nüfuz ediyor ve bir hikaye akıyor. O hikayenin içinde de sana bir yol çizildiğini hissediyorsun.

Erhan Güleryüz: İşin içine söz girdiğinde o daha da başka bir şey oluyor. Türkçe sözlü müzik yapıyorsan orada salt notalardan değil, kendi dilinin olanaklarından da faydalanıyorsun.

Tuğçe Kazaz: Önemli olan anlatılan hikayenin karşı tarafta ne uyandırdığı galiba. Oyunculukta da böyle bir şey var; karakter bir hikaye anlatır, sen de kendinde o hikayeden bir parça bulursun. Tiyatro için söylenen bir söz vardır, çok severim; “İnsanı, insana, insanla anlatmak”. Sanat sözcüğü Sanskritçe “san” kelimesinden gelir, ortaya çıkarmak, var etmek anlamındadır. Ben şöyle düşünüyorum; insanın içindeki ra gücü, yani ruhun gücü, içimizde taşıdığımız potansiyel varlık bize Yaradan’dan emanet. İnsan, gerçek var oluş amacına uygun olarak, disiplinli bir hayat yaşarsa o içindeki güç kadarı dışarı çıkar. Kur’an’ı Kerim yedi kattan anlaşılır derler, hayatın da öyle katmanları olduğunu düşünüyorum ben. Yaşamın katmanları olduğu gibi sanatın da katmanları var. Nesime Hazretleri’nin, Harabi Hazretleri’nin yazdıklarında bu vardır. Bir usta der ki; “Sanat, sevgiden evrensel yapıya açılan ilk kapıdır. Aşkın ilk kapısı sanattır”. Bir başkası “Erenler cemine her can giremez, edep ile erkan bir olmayınca” diyor mesela. Tolstoy, “Sanat Nedir?”de, “Aslında en yüksek sanat eserleri ayetlerdir” diyor. Bir evrensel yasa var içinde bulunduğumuz ve bir akış yasası var. İçindeki o potansiyeli akıtmalısın. İnsan var oluşu kadar yaratabilir.
O öğretiler insana potansiyelini ortaya çıkarmanın yollarını gösteriyor. Din de buna hizmet ediyor. Bir yerden başlamak durumundayız çünkü bize sınırlı bir ömür verildi.

Erhan Güleryüz: Sınırlı mı hakikaten?

Tuğçe Kazaz: Erhan ve Tuğçe olarak sınırlı. Ama ruhlar yolculuktalar ve onların yolculuklarıyla ilgili pek çok kitap var. Ruhun o yolculuğunu da başka bir sohbete bırakalım istersen (gülüyor).

“Turne otobüsünde en önemli şey; ‘yemeği nerede, ne zaman yesek’tir”

Erhan Güleryüz: Aşırı kilo vermişsin…

Tuğçe Kazaz: Tabii, tarlada çalışmak insanın bedenini dönüştürüyor.

Erhan Güleryüz: Ben kilo aldım tabii.

Tuğçe Kazaz: Aldın mı?

Erhan Güleryüz: Tabii. Konserler için şehir şehir gezdik. Hep sofralar kuruldu. Çok gözüm dönük bir şekilde dalıyorum ben yemeklere, utanıyorum bazen kendimden (gülüyor).

Tuğçe Kazaz: Özellikle o turne zamanında, çıkıp şarkıları söylemek için gerekli enerjiye odaklandığın için çok fazla dikkat edemiyorsundur yediklerine.

Erhan Güleryüz: Konserden önce fazla yemiyorsun aslında. Ama sonrasında öyle bir acıkıyorum ki… Sadece ben değil, bütün çocuklar. Birbirimize bakıyoruz şimdi ne yesek diye (gülüyor). Turne otobüsünde en önemli şey; “Yemeği nerede, ne zaman yesek”tir.

“Şöhretin bedeli sürekli bakılan ve örnek gösterilen olmaktır”

Tuğçe Kazaz: Ben iki senedir, film yapmış olmak için film yapmıyorum. O filmle, algıladığım bir realiteyi insanlara nasıl aktarabilirim diye bakıyorum. Pek çok oyunculuk tekniği var ama hepsinin temelinde şu var; olma hali…

Erhan Güleryüz: 20-25 yıl evvel, bir gün stüdyodayız. Tonmaister geldi ve “Bir saat sonra başka bir grubun gelecek, onlar gelene kadar bir şeyler yapsana” dedi. İki dakikada bir şiir yazdım. 10-15 dakikada aranje yaptım. Bir kerede de okudum; “Gittiğin Yağmurla Gel”. Çok daha profesyonel koşullarda yapabilirdik o şarkıyı. Ama bu kadar samimi bir şarkı olmazdı belki o zaman. Oyunculuk da böyle bir şey, o olma haline varabilmek için ilkel bir şey çıkartmak gerekiyor ortaya.

“Kum tanesi kadar aciziz”

Tuğçe Kazaz: Fütursuz olmak gerekiyor biraz.

Erhan Güleryüz: Ama ne sen öylesin ne de ben… İkimiz için de kontrol manyağı denebilir.

Tuğçe Kazaz: Evet, tedbirli yaklaşmayı seviyorum ben. Yaşadığım hayat öğretti bana bunu. Çünkü şöhret olmanın bedeli; her zaman bakılan, örnek gösterilen olmaktır. Şöhret olmayan insanlarınki kadar rahat yaşama şansına sahip olmadığımızı düşünüyorum.

Erhan Güleryüz: Var mı böyle bir şey? Mesela sen modelliğe kaç yaşında başladın?

Tuğçe Kazaz: 17.

Erhan Güleryüz: 17, bir insanın hayatla ilgili çok net bir seçim yapabileceği bir yaş mıdır?

Tuğçe Kazaz: O zaman bunun idrakında olmuyorsun ama farkına vardığın andan itibaren ona göre davranmalısın. O nedenle onun adı kontrol manyaklığı değil, insanlarla arana mesafe koyma çabası. Bir yandan evren içinde toplu iğne başı kadar yer kaplıyoruz ve bir kum tanesi kadar aciziz. Öte yandan da hayat içinde öğrendiğimiz ve başkalarına öğretmemiz gereken şeyler var. Bunu kabul ettiğin ve buna uygun bir hayat yaşadığın zaman bir vicdanın, bir gururun oluyor işte.

Erhan Güleryüz: Ben şöhretin iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum.

Tuğçe Kazaz: Şöhret, giymesini bilmezsen ateşten bir gömlek gibi yakar. Çok yetenekli insanlar parayı ve şöhreti gördükten sonra o hayatın zaaflarına kendilerini kaptırıyorlar. Bir süre sonra da yorulup kendilerini alkole veriyorlar. Böyle yitip giden o kadar çok insan var ki… Şöhret egonu sen farkına varmadan besleyen bir sistem. Şöhret olan pek çok kişi şöyle düşünüyor: “30’larımdayım, iyi de para kazanıyorum, şöhret var. İstediğim her şeyi yapabilirim.” Ama 50’sine, 60’ına geldiği zaman çok büyük bir buhran içine giriyor çünkü üretememeye başlıyor. Ve bir bakıyor ki hayat bitmiş, arkasında ne kalmış ürettiklerinden? Hiç…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s