Hayata Tersten Başlamak “Can Yücel”

 

Hayata tersten başlamak fikrini hiç düşündünüz mü?

Acıların çocuğu olarak doğup bir gün refaha eriştiyseniz ve yaşam size her geçen gün daha iyi davrandıysa yanıtınız hayır olacaktır.

Ancak hayır diyenlerin bile okuyunca fikir değiştireceği edebiyatın haşarı çocuğu, mükemmel şair Can Yücel ‘in bir metnini sizlerle paylaşmak istiyorum…

Hayatı bir çok şair, bir çok filozof anlatmaya çalıştı bize…

Anlamış gibi gözüksek de kimi zaman yükünü taşımaktan , tadına varamadığımız bu devri alemi bir de böylesi yaşamak varmış….

  

Yasamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir.
Şüphesiz ki yaşamı tersten yasamak
Daha güzel, hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Cami’de uyanıyorsunuz.
Bir tahta sandık içersinde,
Herkes karşınızda saf durmuş,
iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette.
Tabuttan doğruluyorsunuz,
yaslı, olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir itibar,
iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor,
aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.
Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…
Altmışlı yaslara kadar her şey garanti,
huzur içinde yaşıyorsunuz.
Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz
ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket
ve altın kol saati veriyor patronunuz..
ve Genel Müdürlük veya
bunun gibi yüksek bir makamdan,
tecrübeli bir insan olarak ise başlıyorsunuz.
Herkes karşınızda el pençe divan…
Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.
Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade…..Aman ne güzel günler başlıyor…
Derken bir gün patron size
artık Üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor.
bu arada Babanız ortaya çıkmış,
“fazla çalıştın” diyor.
“artık eve dön, işi bırak,
okumaya başla, harçlığın benden olsun…”
Keyfe bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor.
Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor.
Partiler, Diskotekler,Kızların sayısı artıyor.
Derken Anne ve Babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor,
araba kullanma derdi de yok artık…
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar,
“evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” diyorlar…
Mamanız ağzınıza veriliyor,
zaman zaman altınızı bile temizliyorlar,
hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken Anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor
ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde,
her an ve en taze seklinde hazır.
Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama giriyorsunuz.
Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok,
bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık,
gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor,
ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş keyifli bir orgazm ile hayatınız
bitiyor….


CAN YÜCEL

 

22 Ağustos 2011: İnternet Ölüyor mu?

MAYIS 4, 2011

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu’nca (BTK) hazırlanan “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” 22 Ağustos 2011 tarihinde yürürlüğe girecek. Bu uygulamayla kullanıcılar BTK’nın belirlediği 4 internet filtresinden birini seçmek zorunda bırakılacak. Filtreyi aşmak suç sayılacak. Filtre kıstasları ise tamamen BTK tarafından belirlenecek. Bu uygulama dünyada Çin, Küba, İran gibi internetin “tutuklu” olduğu ülkelerde kullanılıyor.

Hazırlayan: Sercan Tezcanoğlu  Geçtiğimiz günlerde basının gündemine gelen “yasaklı kelimeler listesi” büyük tepki almıştı. Ancak bu yasaklı kelimeler listesinin buzdağının görünen kısmı olduğu çok geçmeden ortaya çıktı.

İnternet Ölüyor

İnternet Ölüyor

Dayanağı nedir?

5809 sayılı Kanunun 4’üncü 6’ncı ve 50’inci maddeleri ile 28.07.2010 tarihli ve 27655 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Elektronik Haberleşme Sektöründe Tüketici Hakları Yönetmeliği’nin 10’uncu maddesi hükümleri kapsamında, BTK tarafından hazırlanan “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar Taslağı” 22 Şubat 2011 tarihinde 2011/DK-10/91 no’lu karar ile onaylanarak, “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar”ın 22 Ağustos 2011’de yürürlüğe girmesine karar verildi.

22 Ağustos’ta devreye girecek sistemde internete devlet daha doğrusu “BTK” tarafından belirlenen 4 filtre tipinden birini seçerek girebileceğiz. Filtreyi aşmak ya da aşmaya çalışmak suç sayılacak. Ayrıca internet servis sağlayıcıları filtrelerin aşılmasını engellemekle sorumlu tutuluyor, aksi halde onlara da ağır para cezaları öngörülüyor.

“Ben giriyorum, siz de girin”den “Ben de giremiyorum artık”a…

Düzenlemeye göre 4 tip filtre yer alacak. Aile, çocuk, yurtiçi ve standart paket. Her internet abonesi bunlardan birini seçmek zorunda kalacak. Bu filtre tipini internet kafelerde uygulanan “Websense” filtresine benzetebiliriz. Yani sadece internet kafenin belirleyebildiği sitelere girebileceksiniz. Bu tür filtre sistemleriyle içeriğinde sorun olmasa bile birçok sitenin filtreye takıldığı kullanıcılar tarafından biliniyor.

Git gide uçsuz bucaksız bir dünya olma yolunda ilerleyen interneti “güvenli internet” sloganının arkasına sığınarak “terbiye edilmiş internet“e dönüştürecek bu uygulamanın dünyada sınırlı sayıda örneği var. Bu örneklerde Çin, Küba,İran gibi internetin sıkı bir sansür altında tutulduğu ülkelerle sınırlı.

Bu uygulamayla ilgili olarak Yeni Medya Düzeni için bir makale yazan Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim görevlisi Prof. Dr. Mutlu Binark, 22 Ağustos’ta uygulamaya girecek bu esaslara karşı durulması gerektiğini belirtmişti.

Binark bu görüşüne destek olarak bu sistemin internet kullanıcılarını sınıflandırdığını ve bu esaslarla “internetteki zararlı içerikten korunma” adı altında internetin sınırlandırıldığını ifade etti.

Bu tür filtreler şu anda da var

Bu tür filtre sistemleri işletim sistemleri, internet servis sağlayıcılar ya da internetten bulunabilecek programlar sayesinde isteyen kullanıcılar tarafından zaten istenildiği zaman kullanılabiliyor. Yani zaten kullanıcı böyle bir opsiyona sahip. Ancak BTK’nın uygulamasıyla bu durum bir opsiyon olmaktan çıkıp zorunluluk haline geliyor.

Binark, “Bu usul ve esasların arkasındaki zihin örüntüsünün kendi yurttaşını birey olarak görmediğini, onun adına eylemeye muktedir olarak sadece kendini ve kendinin mutlak otoritesini ve bu mutlak otoritenin doğruluğunu gördüğünü belirtmek gerekir. Bu anlamda burada herşeyi bilen muktedir özne BTK ve muteber vatandaşlar da İnternet erişim özgürlükleri ile İnternet ortamında seçme haklarının “onların iyilikleri adına” ellerinden alınmasına rıza gösterenlerden oluşmakta. Devlet eliyle, filtreleme uygulamasının topyekünleştirilmesine ve zorunlu kılınmasına yol açacak bu uygulamanın benzer örnekleri ancak Çin Halk Cumhuriyeti, Küba, İran, Tayland gibi yurttaşlarının siberuzama erişimini sınırlandıran ve engelleyen ülkelerden verilebilir” diyerek uygulamanın zararlarına dikkat çekti.

TWITTER’DA 22 AĞUSTOS DEPREMİ… SERDAR KUZULOĞLU İNTERNETİN ÖLÜM TARİHİ İÇİN NE DİYOR? TIKLAYIN

Binark, “Bu internet filtresi uygulamasıyla, birey korumacı ve kollamacı bu muhafazakar ideoloji tarafından pasifize edilmekte, zihni “tek doğru, tek renk, tek söylem” çağrısına uymaya, sağduyuya davet edilmektedir. Bu nedenle, Ağustos 2011’den itibaren İnternet ortamına erişimde aklını kullanmaya muktedir bireyin akıl ve irade özgürlüğünü elinden alan bu usul ve esaslara karşı durmak, yürürlüğe girmesine itiraz etmek gereklidir” diye de yazdı.

Türkiye’de internet nereye gidiyor?

BM desteğiyle Freedom House tarafından Nisan 2011 de yayınlanan İnternette Özgürlük Raporu’na göre, Türkiye’nin “kötü puan’ını 42′den 45′e yükselterek” internete erişim özgürlükleri konusunda  geriye doğru gitmeyi sürdürüyor.

Bu uygulamayla BTK, kimin hangi siteye girebileceğine, hangi blogu okuyabileceğine, hangi tartışma grubuna katılabileceğine kendi kendine karar vermiş olacak. İstediği herhangi bir siteyi, sayfayı kara listeye alarak sizin ulaşmanızı engelleyebilecek. Böyle Türkiye’nin İnternette Özgürlük Raporu’nda kendini İran ve Çin‘in arasında bulması sandığınız kadar uzak bir gelişme değil.

Standart paket sansürsüz değil mi?

En özgür gibi görünen Standart paket de bir filtre paketi ve BTK tarafından belirlenen erişim engellerine ve kara listelere tabi. Yani YouTube kapalıyken önceden DNS ile girebiliyordu. Ancak bu paket altında erişimi engellenmişYouTube‘a girmek mümkün olmayacak.

Dava açıldı

IPS İletişim Vakfı-Bianet, 13 Nisan 2011 tarihinde  “yürütmenin durdurulması” talebiyle, söz konusu usul ve esaslara karşı Danıştay’a iptal davası açtı.  Vakıf, Danıştay’a yaptığı başvuruda BTK’nın aldığı yeni kararın yasal dayanaktan yoksun olduğunu ve Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle tanınan temel hak ve özgürlükleri ölçüsüz şekilde kısıtladığını belirtti. Vakıf adına başvuruda bulunan avukat Ayşe Altıparmak, BTK’nın keyfi bir şekilde yasaklı siteler listesi hazırlayabileceğini, çocukları zararlı içerikten korumak için ebeveynlerin yerine devlet eliyle karar verilmesinin doğru bir uygulama olmadığını belirterek, “Gerek Avrupa Birliği gerekse Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Komisyonu çocuklar gibi zarar görmesi mümkün grupları korumak için yasal önlemler almaktansa özdenetim yollarına gidilmesini teşvik etmektedir. Bu nedenle, üye ülkeler ev ve okul bilgisayarları ile internetkafelerde filtre programlarının kullanılmasını teşvik etmeli ama devlet düzeyinde filtreleme girişimlerinden her ihtimalde kaçınmalıdır” açıklamasında bulunmuştu.

BTK’dan ses yok

Twitter‘da ve internette kıyametler koparken filtrelerin mucidi BTK’dan herhangi bir açıklama gelmedi.

22 Ağustos Twitter‘da dünya trendi oldu

Haberin CNNTurk.com’da yayımlanmasının ardından Twitter‘da büyük bir hareketlilik başladı. 22 Ağustos Türkiye’de trend olarak listeye girerken konuyla ilgili tweet yağdı. Hızla artan tweetlerle birlikte 22 Ağustos dünyada da 1 numaralı trend oldu.

 

İnternetime Dokunma!

15 Mayıs’ta Özgür ve Sansürsüz İnternet için!

Sansure-karsi-yuru.png

İnternetin için yürü.

15 Mayıs’ta sansüre karşı tüm sivil inisiyatifler, dernekler, vatandaşlar yürüyoruz. Sadece 22 Ağustos paketlerine değil, bunca zamandır yapılan yüzlerce, binlerce yanlış uygulamaya, her geçen gün bir yenisiyle karşılaştığımız kapatma haberlerine, internetimizin günden güne kısıtlanmasına karşı klavye başında değil, sokaklarda “dur” diyoruz. Türkiye olarak. Aynı gün, aynı saatte.15 Mayıs, Pazar günü, saat 14′te.

Yürüyüşün yapılacağı noktalar:

İstanbul: Taksim meydanı Ankara: Sakarya Parkı İzmir: Kıbrıs Şehitleri caddesi, Sevinç pastanesi önü Adana: Atatürk parkı Afyon: Demiryalayan Türbesi Önü Antalya: Selekler çarşı önü Aydın: Adnan Menderes Bulvarı, Atatürk Meydanı Bursa: Fatih Sultan Mehmet bulvarı, Nilüfer kent konseyi önü Bodrum: Bodrum Kalesi Önü Çanakkale: Cumhuriyet Meydanı Denizli:Çınar meydanı Diyarbakır: Sanat Sokağı Elazığ: Öğretmen evi önü (Gazi caddesi) Eskişehir:Adalar Migros önü Gaziantep: Yeşilsu meydanı Giresun: Gazi Caddesi, Debboy mevkii Hatay:Uğur mumcu bulvarı Isparta: Belediye işhanı önü Malatya: Postane meydanı Mersin:Cumhuriyet meydanı Muğla: Sınırsızlık Meydanı Kayseri: Cumhuriyet Meydanı Kırklareli:Kırklareli İstasyonaltı konser alanı Konya: Eski fuar meydanı (Kültür Park) Kocaeli: Merkez Bankası Önü Kütahya: Evkur önü Mersin: Cumhuriyet Meydanı Ordu: Atatürk Parkı Önü Samsun:Atatürk Heykeli Trabzon: Cumhuriyet Caddesi (TEDAŞ Önü) Zonguldak: Madenci Anıtı

Yurtdışı: Amsterdam: Dam Meydanı Köln: Kölner Dom Önü Viyana: Stephansplatz

İnternet Yaşamdır, Sansürlenemez!

Şurada konuya ilişkin uzun bir değerlendirme / rapor bulabilirsiniz.
http://yenimedya.wordpress.com/2011/05/10/btknin-aciklamalarina-yanit/

Kullanabileceğiniz görseller şurada:
http://sansuresansur.blogspot.com/2011/05/internetime-dokunma-15mayis-22agustos.html

Yürüyüş herkesin katılımına açık.
Herkes kendi pankartını yapıyor.

Haydi sokağa!

İşte çocuk tecavüzcüsü ‘iyi halli’ 28 kişi

13 yaşındaki kız çocuğuyla “kendi rızası” dahilinde fuhuş yaptıkları için mahkûm olan ama 13 yaşındaki kız çocuğu “ne yaptığını bilince” “indirimden” yararlanan ve “iyi halleri nedeniyle”cezaları daha da düşürülen 28 kişi kim biliyor musunuz?
Yazayım da öğrenin.
Aslında sanık sayısı 32. Ceza alanlar ise ikisi kadın 28 kişi. Kadınlar ırza geçmeye iştirak suçundan ceza aldı.
Bakın kimler bu “sübyan tecavüzcüleri”. 

Ersun Erdemir: Jandarma Yüzbaşı. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi.
Şeyhmus Cansin: Bayındırlık Müdürlüğü’nde işçi. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi.
Hamit Abdulsemetoğlu: Matbaacı.15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi.
Mehmet Seyyitoğlu: Ziraat Bankası’nda memur. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi.
Şeyhdavut Oruç: Derik Belediyesi’nde memur. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi.
Ümit Ergin: İlköğretim okulu müdür başyardımcısı.15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi. Ömür boyu kamu hizmetinden men edildi.
Sabri Ajak: Traktör bayii. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi.
Silahattin Kuray: Beyaz eşya bayii. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi.
Mehmet Gatgar: TEDAŞ teknisyeni. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi.
Ali Altsoy: 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi. Ömür boyu kamu hizmetinden men edildi.
Burhan Ertaş: 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi.
Nizam Denli: 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi.
Sadettin Deniz: 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan 5 yıl hapis verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 aya indirildi.
Recep Sakız: Kızıltepe Kaymakamlığı’nda yazı işleri müdürü. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan ve bunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 10 ay 10 güne indirildi.
Ahmet Günay: TEDAŞ vinç operatörü. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan ve bunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 10 ay 10 güne indirildi.
Kerem Aykaç: 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan ve bunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 10 ay 10 güne indirildi.
Şemsettin Aslan: Nakliyatçı. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan ve bunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 10 ay 10 güne indirildi. (Fuhşiyata tahrik suçundan 7.5 yıllık zamanaşımı dolduğundan dava düşürüldü.)
Hamit Aydın: Ziraat Bankası’nda veznedar. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan ve bunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 10 ay 10 güne indirildi.
Harun Uras: Muhtar. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan ve bunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 10 ay 10 güne indirildi. (Fuhşiyata tahrik suçundan 7.5 yıllık zamanaşımı dolduğundan dava düşürüldü.)
Mahmut Temelli: Derik Ziraat Odası Başkanı. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan ve bunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 10 ay 10 güne indirildi.
Teyyar Salman: Orman İşletme Şefliği’nde şoför. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan ve bunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 10 ay 10 güne indirildi.
Enver Adanç: 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan ve bunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi. Kamu hizmetinden ömür boyu men edildi.
Şeyhdavut Dora: 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan ve bunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 10 ay 10 güne indirildi.
Cüma Uraş: Mardin Vakıflar İmareti’nde çalışıyor. 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçundan ve bunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi, iyi hal indirimiyle 4 yıl 10 ay 10 güne indirildi.
Rıdvan Bayraktar: 15 yaşından küçük kızın ırzına geçmek suçunu birden fazla işlediği gerekçesiyle 5 yıl 10 ay hapis verildi, ancak iyi hal ve yaşının olay tarihinde küçük olmasından dolayı cezası 3 yıl 10 ay 20 güne indirildi.
Abdulaziz Sarıoğlu: Dava açıldı, ancak eylem teşebbüs aşamasında kaldığı gerekçesiyle ve iyi hal indirimleriyle 1 yıl 4 ay 20 gün hapis verildi.
Emine Akyol: Gündelikçi. Irza geçmeye iştirak ve fuhşiyata tahrik suçlarından 9 yıl hapis.
Türkan Temel: Irza geçmeye iştirak ve fuhşiyata tahrik suçlarından 9 yıl hapis.
İçlerinde yok yok. Yüzbaşı da var, Ziraat Odası Başkanı da, imarette hayır işleriyle uğraşan da, muhtar da. Ve hepsinden beteri ilköğretim okulu öğretmeni, daha doğrusu müdür yardımcısı da.
İşe bakın ki, mahkeme 13 yaşındaki kızın “ne yaptığının farkında”olduğuna karar vermiş, bu 28 çocuk tecavüzcünün ise “iyi halleri olduğuna”.
Ve cezaları düşürmüş.
Sadece iki kişinin iyi hali yok. Onlar da aracılık edenler. İki kadın.
Yine “erkek egemen” bir kanaat oluşmuş.
Erkekler haklı, tecavüze uğrayan dahil kadınlar haksız.
Erkek iyi halli, kadınlar kötü halli.
Ve Yargıtay, mahkemenin bu utanç verici, bu vicdan ve hatta ahlak dışı kararını onaylamış.
Bakıyorum da bu pisliğe Ömer Çelik dışında pek tepki gösteren de yok siyaset kanadından.
En iyisi herkes kendisini kollasın.
Adaletten medet ummayın.

Kaynka : Habertürk – Fatih Altaylı

Facebook ve Twitter Kullanıcıları Dikkat!

Facebook ve Twitter Kullanıcıları Dikkat!     

Bir yanda Gezi Parkı eylemleri süresince sosyal medyada yapılan milyonlarca paylaşım Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından incelemeye alınırken, bir yanda da İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere birçok ilde yüzlerce kişi gözaltına alındı.

Gözaltına alınanlar serbest bırakılmakla birlikte İçişleri Bakanı Muammer Güler, “Burada halkı tahrik eden, bir manipülasyonla yalan haberlerle halkı kışkırtmaya, hatta toplumsal olaylara, mal ve can emniyetini sıkıntıya sokacak, bozacak eylemlere yönlendiren elbette gerek Twitter olsun gerek Facebook olsun ve gerek sosyal medyanın diğer enstrümanlarını kullanarak bunları yönlendirenlerle ilgili çalışmamız var” dedi.

Güler, ayrıca sosyal medya düzenlemesiyle ilgili bir de yasal çalışma yapacaklarını duyurdu.

Peki ama sosyal medyada hangi tür paylaşımlar mevcut yasalar çerçevesinde suç kapsamında değerlendirilebilir? Ceza almamak için sosyal medya paylaşımlarında nelere dikkat etmek gerekir?

Türkiye’de temsilciliği olmayan Twitter ve Facebook, suçlu olduğu iddia edilen kişinin IP adresini vermek zorunda mıdır? Vermezse ne olur? İşte bu soruları ABD Columbus, Ohio Adliyesi’nde hukuki uyuşmazlıkların çözümü konusunda arabuluculuk yapan ve sosyal medya aracılığıyla işlenen suçlar konusunda uzmanlığı olan Avukat Gizem Tan’a sorduk:

– Mevcut yasalara göre Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde hangi mesajlar ya da paylaşımlar ceza kapsamına giriyor?

GİZEM TAN: Birincisi; Hakaret ve Tehdit Suçu. Hakaret suçu Türk Ceza Kanununun (TCK)125. Maddesinde “Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden ya da yakıştırmalarda bulunmak veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldırmak.”

Tehdit suçu ise TCK’nun 106. Maddesinde “Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit etmek” biçiminde düzenlenmektedir.

Twitter, Facebook gibi sosyal ağlarla işlenen hakaret ve tehdit suçları da, tipik fiilde belirtilen unsurları taşıdıkları sürece, bu hükümlere göre cezalandırılacaktır.

– Peki, ama kişi tehdit suçunu kendini tanınmayacak bir şekilde işlerse, örneğin sahte bir hesap üzerinden bunu yaparsa ne olur?

TAN: Fail tehdit suçunu sosyal medya üzerinden kendini tanınmayacak şekilde işlerse, isimle bir Facebook ya da Twitter hesabı açarak bir kişiyi ölümle tehdit ederse, failin cezası TCK m. 106/2(b)’deki “Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle…” düzenlemesi nedeniyle, ağırlaştırılacaktır.

BAŞKASININ TELEFONUNU, FOTOSUNU PAYLAŞMAYIN!

– Birincisi ‘Hakaret ve Tehdit’ dediniz. Diğerleri neler?

TAN: 
2. Kişisel verilerin hukuka aykırı kaydedilmesi ve yayılması. TCK m. 135 “Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.

Kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgileri kişisel veri olarak kaydeden kimse, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır”, TCK m. 136 ise “Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” hükümlerini ihtiva etmektedir.

– Bunu biraz açar mısınız?

TAN: Sosyal paylaşım sitelerinde kişilerin isim, kimlik bilgileri, cep telefonu numaraları, fotoğrafları gibi kişisel verilerinin rızaları dışında kaydedilmesi veya yayılması, bu suçlara örnektir.

Kişiler, Facebook, Twitter vb. herkesin görebileceği sosyal ağlarda fotoğraf veya saklamaya gerek duymadıkları kişisel bilgilerini yayınladıklarından, bunların kaydedilmesi TCK m. 135 anlamında suç oluşturmayacaktır.

Ancak, kendi rızasıyla fotoğraflarını veya kişisel bilgilerini paylasan kişilerin bu rızası, söz konusu kişisel verilerin yayılmasını kapsamadığından, kaydedilen bu fotoğraf ve bilgilerin, veri sahibinin rızası dışında paylaşılması TCK m. 136 anlamında “kişisel verilerin hukuka aykırı yayılması” suçuna vücut verecektir.

Bu anlamda, bir diğer suç şekli ise sosyal ağlarda başkasının adına hesap açmak fiilidir.

Facebook, Twitter gibi internet sitelerinde, başkalarının adına hesap açıldığı herkese bilinmektedir. Eğer bir kimse, başka bir kişinin ayırt edici bilgileriyle veya fotoğrafını kullanarak, o kişi adına bir hesap acarsa; bu fiil kişisel verilerin hukuka aykırı yayılması olacak ve fail, TCK m. 136 dolayısıyla sorumlu olacaktır.

– Üçüncü bir suç var mı?

TAN: Altıya kadar var. Üçüncüsü Özel Hayatın Gizliliği İhlali. TCK’nin 134. maddesi uyarınca, “Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır… Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri ifşa eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Sosyal medya ortamında kişilerin özel hayatın gizliliği ihlal edilirse, bir kimseye ait özel görüşmeler yayınlanır yahut o kimsenin özel hayatına ilişkin özel bilgiler paylaşılırsa, fail TCK m. 134/1 uyarınca sorumlu olacaktır.

Dördüncü Haberleşmenin Gizliliğinin İhlali. TCK’nin 132. Maddesine göre, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğinin ihlal edilmesini ve haberleşme içeriklerinin hukuka aykırı olarak, yani tarafların rızası dışında ifşa edilmesi suç olarak tanımlanmıştır.

Bir kimsenin sosyal ağ hesabına giren failin, o kimsenin hesabından başkalarına mesaj göndermesi durumunda fail, hesabına giriş yaptığı mağdurun hesabında bulunan ve başkalarıyla yaptığı görüşmeleri içeren mesajları başka bir yere gönderir veya paylaşırsa, TCK m. 132’den dolayı sorumlu tutulacaktır.

TCK’nin 132. Maddesi hükmü, kişinin kendisiyle yapılan haberleşmenin içeriğinin diğer tarafın rızası olmaksızın ifşa edilmesini de suç olarak düzenlemiştir. O halde, yalnızca karşı tarafın üçüncü kişilerle yapmış olduğu görüşmelerin değil, bizatihi fail ile yaptığı görüşmelerin yayılması da suçtur.

Yani, sosyal ağ hesabından bir kimseyle mesajlaşan fail, eğer bu mesaj içeriklerini karşı tarafın rızası olmaksızın yayınlar ya da paylaşırsa, bu durumda TCK m. 132/3 dolayısıyla cezalandırılacaktır.

CİNSEL İÇERİKLİ SÖZLER…

Beşinci Cinsel Taciz (TCK, madde 105) Sosyal medyada sık görülen suçlardan birisi de cinsel tacizdir. Sucu düzenleyen TCK m. 105, cinsel taciz suçu için mağduru “cinsel amaçlı olarak taciz etmek” davranışını suç için yeterli görmüştür.

Bu itibarla, sosyal ağ üzerinden, bir kimseye karşı cinsel içerikli sözler söylemek veya bu amaçla görseller paylaşmak gibi fiiller, TCK m. 105 bağlamında cinsel taciz suçunu oluşturacaktır.

Altıncısı Müstehcenlik ya da Çocuk Pornografisi (TCK madde 226) TCK 226. maddesi, gerek çocukları müstehcen görüntü¨, ses ya da yazıya maruz bırakmayı, gerekse de müstehcen görüntü, ses ya da yazı içeren ürünlerde çocukları kullanmayı suç olarak tanımlamıştır.

Müstehcenlik, daha çok bilinen adıyla ‘çocuk pornografisi’; bütün dünyada üzerine gidilen ve devletlerin suçlulukla mücadele başlıklarının en üstünde bulunan bir suçtur.

Sosyal medya da bu suçun sıkça işlendiği alanlardandır. Sosyal ağlarda çocuklarla iletişime geçen yetişkinlerin, çocuklara müstehcen görüntüler göstermeleri ya da çocukları müstehcen ses veya yazılara maruz bırakmaları durumunda, bu suç meydana gelecektir.

CEZA ALMAMAK İÇİN…. 

– Özetlemek gerekirse, mesajların suç olmaması veya ceza kapsamına girmemesi için nelere dikkat etmek gerekir?


TAN: 
Facebook ya da twitter gibi sosyal ağ kullanıcılarının yukarıda belirtilen suçları teşkil etmeyecek tarzda ve ‘nefret söylemi, başkalarının haklarına müdahale ve şiddet’ bağı olmayacak şekilde’ mesaj atmaları gerekir.

Bu kadar suç ve ceza sıraladınız. Ama Başta İçişleri Bakanı Muammer Güler olmak üzere, hala sosyal medyayla ilgili yeni yasal düzenlemelerden söz ediliyor…

TAN: Türkiye’de Facebook ve Twitter suçlarının artmasından dolayı, bilişim suçlarının tespitinde Türk Polisi ve Savcılık da faili bulmak adına teknik ekipmanlarını güçlendirmeye başlamış, IP adresinin tespitinin ya da temininin mümkün olmadığı durumlarda, failin internet trafiğini yan delillerle izlemesi de mümkün olmaktadır.

Türkiye’de internet yoluyla işlenen suçlar ve cezalar konusunda Türk Ceza kanunu dışında 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun vardır.

Ancak bu kanunlarda, sosyal medya suçları için özel düzenlemelere gidilmesi gerekmektedir ve bazı kavramların açığa çıkması gerekir.

Kanuna aykırı delil elde edilmesi, uluslararası alanda yapılacak IP tespiti ya da başka delil elde etme yolları için düzenlenen yasa ve yönetmeliklerle getirilen uluslararası adli istinabe gibi kurumların mahkemelerce veya savcılıklarca bilinmemesi yahut doğru bir biçimde uygulanmaması gibi sorunların ivedilikle yok edilmesi gerekmektedir.

Ayrıca, nitelikli ve sayıca fazla teknik personel yetiştirilmesi, suçlulukla mücadele ve adli bilişim yöntemlerinin geliştirilmesi gerekir. Kanuna uygun delil toplanması konusunda kolluk kuvvetinin bilgilendirilmesi ve bilişim ihtisas mahkemelerinin kurulması tartışmaları gibi çözüm başlıkları halen güncelliğini ve aciliyetini korumaktadır.

Bu ihtiyaçların yanı sıra uluslararası istinabe ve yardımlaşmayı da hızlandıracak olan Avrupa Siber Suç Sözleşmesinin Türkiye’de bir an evvel yürürlüğe girmesi gerekmektedir. Türkiye’nin 2010 ‘da bu sözleşmeyi imzalamış olması yeterli değildir, gerekli altyapı oluşturulmalı ve yasal düzenlemeler de yapılmalıdır.

Şu anda tartışılan: İfade Özgürlüğü kavramı ve sosyal medya kullanımının Türkiye’de yasal düzenlemelerle sınırlandırılması tartışmasına gelince: İfade özgürlüğünün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları doğrultusunda geniş yorumlanması gerekir ve ifade özgürlüğü ancak ‘nefret söylemi, başkalarının haklarına müdahale ve şiddet’ bağı olması halinde sınırlandırılmalıdır; aksi durum internet kullanım hakkına ve demokrasi prensibine aykırı düşecektir.

TWİTTER IP ADRESİ VERMEZ İSE…. 

– İnternet ortamında kişilik hakları ihlal edilenler yani sosyal medyada mağdur olanlar ne yapmalı?

TAN: İnternet ortamında yapılan saldırılar sonucunda kişilik hakları ihlal edilenler, bunu yapanlar aleyhine cezai soruşturma ve kovuşturma için ilgili makamlara başvurabileceği gibi, şartlara göre tazminat davaları, sebepsiz zenginleşme davaları, vekaletsiz iş görme ve koruyucu davalar da açılabilecektir.

Maddi, manevi ve vekaletsiz iş görme davalarında görevli mahkeme, dava konusu miktarına göre belli olacaktır. Bunun dışındaki diğer bahsi geçen davalarda görevli mahkeme, asliye hukuk mahkemeleridir. Yetkili mahkemeler ise, davalının ya da davacının yerleşim yeri mahkemesi ya da haksız fiilin meydana geldiği yerdeki mahkemedir.

Yabancılık unsurunun bulunması durumunda, Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini iç hukukun yetki kuralları belirler. Failin yanı sıra belirli şartların varlığı halinde dava, internet erişim, servis ve yer sağlayıcıları aleyhine de açılabilecektir.

– Twitter ve Facebook’un Türkiye’de şubesi yok ama… 

TAN: Twitter ve Facebook suçları ile ilgili bir sorun bu. Bu iki şirketin Türkiye’de şubesi bulunmuyor. Bu nedenle Türkiye’deki Savcılığın, Adalet Bakanlığı kanalı ile Amerikan Savcılığı’na bir dilekçe ile başvurması ve Twitter’dan hesabın girildiği IP adresini istemesi gerekir.

Twitter, IP adresini verme gibi bir sorumluluğunun bulunmadığını iddia edebilir. Bu durumda, IP adresi tespit edilemediğinden Savcılık takipsizlik kararı verecektir.

– IP adresini bulmanın başka bir yolu yok mu?

TAN: Twitter sitesinde “Hizmet Şartları” başlığı altında şöyle bir düzenleme vardır: “Twitter’ın hizmet şartları ve twitter ile ilgili herhangi bir eylem, twitter kullanıcısının ikamet ettiği eyalet ya da ülkedeki yasal hükümlerin çakışmasına veya uygulanmasına bakılmaksızın, Kaliforniya Eyaleti’nin yasalarınca yönetilecektir.

Twitter Hizmetleri ile bağlantılı olarak ortaya çıkan tüm iddialar, yasal süreçler ya da davalar, tamamen Kaliforniya, San Francisco Bölgesi’ne taşınacaktır ve Twitter kullanıcıları bu tür mahkemelerin yargı yetkisine ve yerine razı olur.”

Bu düzenlemeye istinaden, Türkiye’de Savcılığın IP adresini istemesi üzerine ve Twitter’ın IP adresini vermekten kaçınması durumunda, son çare olarak Amerika’da dava açmak ve Twitter’ı IP adresini vermeye zorlamak mümkün olacaktır.

– Twitter IP adresini verirse…

TAN: IP adresini vermesi durumunda ise, verilen IP adresi ile internet hesabına giriş yapan kişiye ulaşılır. İnternete giriş yapılan adres ve hesabın sahibi arasında bir bağlantının bulunması durumunda Türk Savcısı hukuki süreci başlatacaktır. Savcılığın, mahkemeye başvurması üzerine adli süreç başlamış olur.

Suçlunun delilleri yok etmesine engel olmak için suçlunun gıyabında ev ve işyerinde arama kararı çıkarılır. Aramaya ek olarak, ifade süreci ile bilirkişilerin internette inceleme süreci başlayacaktır.

Savcılığın yazılanları Avrupa İnsan Hakları çerçevesinde düşünce özgürlüğü olarak değerlendirmesi halinde dava süreci yaşanmadan takipsizlik kararı çıkacaktır. Düşünce özgürlüğü sayılmaması durumunda ise mahkeme süreci başlayacaktır.

Kaynak: Hürriyet

Maraş Katliamı “Gizlenen gerçekler.”

‘Ellerinde Alman tüfeği, mavzer, makineli tüfekler vardı. Kadınlarımızın memeleri kesildi. Altı aylık çocuğumuza kurşun sıkıldı. Kolları kesildi, kafaları ezildi. Kadınlarımızın hem ölüsüne hakaret ettiler, hem dirisine. Kocasının yanında yaptılar. Kocası dedi; ‘Allah’tan korkun.’ Kocasını çektiler öldürdüler. Ardından kadını öldürdüler. 20 yaşında bir babayı oğluyla birlikte öldürdüler. Gözlerine şiş soktular insanların. Seyrantepe’de Kaşanlı ….’ün karısının ırzına geçip, kurşuna dizdiler. Daha sonra külotunu çıkarıp sokağa attılar. Kalaycı Şah İsmail’e de baltayla vurup beynini parçaladılar…’İnsanın kanını donduran bu ifadeler, 30 yıl önce 21 Aralık 1978’de yüzlerce kişinin öldürüldüğü, bin 500 kişinin yaralandığı Maraş’ta yaşanan katliamın ‘devlet sırrı’ olarak gizlenen resmi raporlarda yer alan satırlarından bir bölümü. Bu resmi rapor uzunca bir süre devletin karanlık kasasında ‘devlet sırrı’ olarak saklandı. Saklanmasının nedeni katliamda devlet görevlilerinin aldığı roldü. MİT ve CIA ajanları katliamda önemli roller üstlenmişti. Dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’nın kurduğu özel ekibin ve dönemin Cumhuriyet Savcısı Dündar Saner’in hazırlattığı raporun bazı bölümleri ise yıllar sonra GündemDergisi’nde, ardından da Özgür Gündem Gazetesi’nde yayınlandı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in ölümünün ardından açılan arşivlerinde ortaya çıkan belgeler de katliamın MİT görevlileri tarafından planlandığını ortaya koyuyordu. Bugün ise artık 1 Mayıs 1977 Taksim katliamı ile Sivas, Malatya, Çorum ve Maraş katliamlarını devlet çetelerinin gerçekleştirdiği çok iyi biliniyor. 1978’de Maraş’ta Alevi yurttaşları hunharca katledenler, bugün aynı zihniyetle katliamlarına Bölge illerinde devam ediyorlar.

MİT ve CIA planladı

1970’li yıllardan günümüze kadar gerçekleştirilen katliamlar, 12 Eylül darbesinin ve bugünkü AKP iktidarının altyapısını oluşturdu. Fethullah Gülen cemaatiyle kol kola girerek ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin destekleyicisi olan AKP’nin günümüzde Reha Çamuroğlu ve İzzettin Doğan gibi kişilerle Alevilere karşı sözde ‘ılımlı’ yaklaşımları ise katliamlarla amaçlananların son halkasını oluşturuyor. Hazırlıkları günler öncesinden yapılan Maraş Katliamı sırasında dönemin Emniyet Müdürü bugün AKP’nin ikinci adımı olan Abdülkadir Aksu’ydu. Maraş’ta 4 gün boyunca oluk oluk kan dökülürken, katliama adları karışan Abdülkadir Aksu, MİT elemanları ve dönemin bürokratları hakkında bugüne kadar hiçbir soruşturma açılmadı. Olaylar sırasında İçişleri Bakanı olan İrfan Özaydınlı, katliamın açığa çıkarılması için özel bir ekip kurdu ve yaptırdığı incelemede oldukça önemli bilgilere ulaştı. Ancak bu bilgiler ‘devlet sırrı’ olarak gizlendi. Özaydınlı’nın kurduğu özel ekibin ve dönemin Cumhuriyet Savcısı Dündar Saner’in hazırladığı raporlara göre, katliamın planlamasını, Alparslan Türkeş’in dünürü olan MİT hukuk müşavirinin de içinde olduğu 4 MİT mensubu ve katliamdan birkaç gün önce Maraş’a giden CIA ajanı Peck birlikte yapmıştı.

Katliamın planlayıcıları arasında Adalet Partisi İl Başkanı Faruk Kadıoğlu ile dönemin Maraş Belediye Başkanı Ahmet Uncu da vardı. Katliamın ardından usulen yapılan yargılamalar ise 1991 yılına kadar sürdü. Sanık olarak yargılanan 804 kişi değişik oranlarda hapis cezasına çarptırıldı. Katliamda önemli roller üstlenen 68 kişi ise hiç yargılanmadı. Haklarında ceza verilen kişiler de Nisan 1991 yılında Turgut Özal’ın çıkardığı Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle, serbest bırakıldı. Böylece Maraş Katliamı dosyası sessizce kapatıldı. Bugün ise birçok Alevi ve demokratik kitle örgütleri Maraş Katliamı davasının yeniden görülmesini talep ediyor.

Katliam planlıydı

Yıllar sonra ortaya çıkan belgeler katliamın startının 18 Aralık’ta verildiğini gösteriyor. Olayların 
başlangıcından önce, 16 Aralık’ta Çiçek Sineması’na aniden Cüneyt Arkın’ın baş rolünde yer aldığı ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ adlı film gösterime sokuldu. Gizlenen raporlara göre sinema salonunda 18 Aralık günü, ÜGD Maraş Şubesi İkinci Başkanı Mustafa Kanlıdere, Ökkeş Kenger (Şendiler soyadını alarak daha sonra MHP’den milletvekili oldu) ve üçüncü başkan Mustafa Tecirli’nin yönlendirmesiyle tahrip gücü az bir dinamit patlatıldı. Patlamadan sonra Cuma Avcı adlı bir kişi polis memuru Hasan Aydın’ı dinamiti atan kişi olarak teşhis etti. İçişleri Bakanlığı’nın gizlenen raporunda katliamın organizatörleri ve günler öncesinden başlayan hazırlıklar da tek tek anlatılıyor. Raporda katliamın uygulayıcıları olarak Ankara’dan Hüseyin Yıldız, Ünal Ağaoğlu, Haluk Kırcı, Mustafa Özmen, Mustafa Dülger, Remzi Çayır, Mustafa Demir, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli, Mustafa Korkmaz ve İsmail Ufuk ile Mehmet Gürses’in Maraş’a gittikleri belirtiliyor. Yine İskenderun Demir Çelik İşletmesi’nde Fabrika Stok Kontrol Müdür Muavini olan Hayri Kuşçu, Çelik-İş Sendikası yetkililerinden Tuncay Terekli’nin de olaylardan önce ve olaylar sırasında Maraş’a gittikleri kaydediliyor. Rapordaki ilginç tespitlerden biri ise, katliamın bir gün öncesi ile son gününü içeren 19-25 Aralık tarihleri arasında Maraş’a, görülmedik fazlalıkta milli piyangocu akını olmasıydı.

Evler önceden işaretlendi

Raporda milli piyangocu kılığında Maraş’a gelen kişilerin kentte Alevilerin yaşadıkları Yörükselim, Şeyhadil, Kümbet ve Yeni Mahalle gibi semtlerde nüfus sayımı yapıyoruz iddiasıyla evlerde kaç kişinin yaşadığını tespit ettiği ve Alevilerin evlerinin kapılarını kırmızı boyayla işaretlediği belirtiliyor. Alevilerin evlerinin işaretlenmesinin nedeni ise katliam günü açığa çıktı. Maraş’ta gerici ırkçı, şeriatçı faşist güruhun neden olduğu vahşet, 20 Aralık akşamı Alevilerin gittiği Yeni Mahalle’deki Akın Kıraathanesi’ne patlayıcı madde atılması ve iki kişinin yaralanmasıyla başladı. 21 Aralık’ta ise Maraş Meslek Lisesi öğretmenlerinden Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu öldürüldü. 22 Aralık’ta yapılacak olan öğretmenlerin cenaze törenine saldırı hazırlığı ise geceden başlatıldı. 22 Aralık’ta Maraş Müftüsü, resmi araçla dolaşarak, ‘Aleviler Cuma namazında camileri bombalayacaklar. Müslüman kardeşlerimizi katliamdan korumak için toplanalım. Bir Alevi öldüren cennete gider’ diye halkı kışkırttı. Devlet Hastanesi Başhekimi ise öğretmenlerin cenazelerini Cuma namazının bitimine denk getirerek katliama yardımcı oldu. Cenaze töreni sırasında önceden hazırlanmış saldırgan güruh ‘Komünistler Moskova’ya, Katil İktidar’ sloganlarıyla saldırıya geçti. Polislerin saldırganları engellememesi üzerine cenaze korteji dağıldı. Faşist ve şeriatçı çeteler ilerleyen saatlerde iyice azgınlaştı ve Alevilerin yoğun olarak bulunduğu mahallelere saldırmaya başladı. 22 Aralık’ta geç saatlere kadar süren saldırılarda 100’e yakın işyeri tahrip edildi. DİSK, TÖB-DER, Pol-DER, CHP, TİKP, Tekstil Sendikası ve Sağlık Müdürlüğü binaları yıkılıp yakıldı.

Hamile kadınların karnı deşildi

23 Aralık’ta camilerden ve belediye hoparlöründen, ‘Bütün din kardeşlerimiz son görevlerini yapsınlar’ 
şeklinde kışkırtıcı anonslar yapıldı. ArdındanAlevilerin yaşadığı mahallelere otomatik silahlarla saldırılar başladı. Önceden kırmızı boya ile işaretlenen evler tek tek yakıldı. Polisin ve askerlerin önlem almamaları faşist ve şeriatçı çetelerin Maraş’ı tamamen ele geçirmesine neden oldu. Maraş’ı kan gölüne çeviren caniler, kadınlara tecavüz ettiler, hamile kadınların karınlarını deştiler, kundaktaki çocukları boğazladılar. Çocukların gözlerini şişlerle oydular, insanları baltalarla doğradılar. Bu saldırılarda cami imamları da yer aldı. Mahalle muhtarı saldırganlara silah dağıttı. Belediye araçları saldırı sırasında mühimmat taşıdı. Bağlarbaşı İmamı Mustafa Yıldız’ın söyledikleri şeriatçılarla faşist çetelerin katliam için nasıl biraraya geldiklerini göstermesi bakımından hayli çarpıcıydı. İmam Yıldız, cuma vaazında ‘Oruç ve namazla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır’ diyerek kışkırtıcılık yaptı.

Asker ve polis katliamı izledi

Birçok mahallede, sokakta, evde kadın, çocuk, genç, yaşlı Alevi yurttaşlar katledilirken devlet katliama seyirci kaldı. İldeki askeri birlikler saldırganları engellemedi. Canlarını kurtarmak için askere sığınan kişileri askerlerin ellerinden alan saldırganlar onları kurşuna dizdi. Devlet hastanesine getirilen yaralılar burada öldürüldü. Maraş Katliamı tam beş gün sürdü. Devlet beş gün Maraş’ta yaşanan katliama seyirci kaldı. Maraş’ı ele geçiren faşist ve şeriatçı çeteler, ‘Kahrolsun Komünistler, Müslüman Türkiye, din elden gidiyor, Vali istifa, İçişleri Bakanı’nın kellesini istiyoruz’ sloganları ile Kürt Alevilerinin ve devrimcilerin evlerine beş gün boyunca saldırdı. Katliam sırasında Maraş’ta bulunan İçişleri Bakanı Özaydınlı ise ‘katliamın solcuların tahriki sonucu’ çıktığını iddia edecek kadar yüzsüzleşti. Özaydınlı, Türkeş’i de ziyaret ederek, katliamın mimarıyla sözde alınacak önlemleri görüştü. Oysa katliam tam da Türkeş’in istediği gibi olmuştu. Maraş’ta ‘Müslüman Türkiye’ sloganı eşliğinde yapılan katliam, 25 Aralık gecesi ancak durdurulabildi. Olaylarda resmi kayıtlara göre 111 kişi vahşice öldürüldü, bin 500 kişi yaralandı. 552 ev ve 289 işyeri yakılıp yıkılarak tahrip edildi. Katliam ile ilgili açılan dava sonucunda ise Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, gerekçeli kararında katliamı uygulayanlar olarak MHP, Ülkücü Gençlik Derneği, MİSK gibi örgütlerle bugün Kürtlere ve devrimcilere karşı çeşitli katliamlar gerçekleştiren ETKO ve kontr-gerillanın adını kayıtlara geçirdi.

KATLİAMIN TANIKLARI ANLATIYOR

Maraş Katliamı’nı yaşayan ve canlarını zor kurtaran yurttaşlar, yaşadıkları vahşeti tutanaklara geçen ifadelerinde anlattılar: ‘… Mağdur Kemal Yıldız’ı bir tepeye çıkarttılar. İşin zevkine varmak ve nişancı olduklarını göstermek için önce bıraktılar, biraz uzaklaşınca arkasından ateş ettiler… Müfettiş Süleyman Metin’i öldürenler, karısının ve çocuklarının cesedin üzerine atılıp ağlamalarına el çırparak, kahkahalar atıyorlardı… Öğleden sonra yeniden geldiler. Benzin şişeleri vardı ellerinde, evlerimize saldırdılar, gazlı bezleri ateşleyerek içeri attılar. Evleri ateşe verdiler. ‘Maraş size mezar olur, vatan olmaz; Yaşasın Türkeş, Yaşasın MHP’ diye bağırıyorlardı. Ellerindeki uzun menzilli silahlarla evlerimize ateş etmeye başladılar. Korkudan kaçıp kurtulmak isteyenlere arkadan ateş edip öldürüyorlardı… Devlet hastanesine getirilen yaralılara silahla ateş ediyor, öldürüyorlardı. Yaralıları hastaneye taşıyan cankurtaranın şoförünü de silahla öldürdüler. Babam kanlar içinde yerde yatıyordu. Saldırganlar, küçük kız kardeşim Hürriyet’in, babama sarılarak ağlamasıyla alay ederek gülüşüyorlardı. Sonra evin her tarafına gaz, benzin dökerek ateşe verdiler. Odalar ve salon alev alev yanıyordu. Babamın cesedini yanmaması için dışarı çıkarmaya çalışıyorduk. Saldırganlar ise ‘Bırakın kafir yansın’ diye bağırıyorlardı. Sonra cesedi ateşe doğru çektiler. Kocamı, gözlerimin önünde işkence ederek öldürdüler. Öldürülürken kocama sarıldım, üstüm başım hep kan oldu…’

‘Aşağıdan evi ateşe verdiler. Taşlarla camları kırarak içeriye ateş ettiler, dinamit attılar. Şişelere gaz doldurup attılar. Evin içi yanmaya başladı. Balkona çıkmak zorunda kaldık. O sırada damın üstünde bulunan Recep Esenceli, ‘Gelin sizi kurtaracağım’ diyerek Ali Bilmez’i ve beni elimizden tutarak damın üstüne çekti. Ali Bilmez, dama çıkar çıkmaz vuruldu. Ben de yaralandım ve tekrar balkona düştüm. O sırada saldırganlar, ‘Siz kadınlar aşağıya inin, erkekleri öldüreceğiz’ diye bize bağırdılar. Teyzem Fatma Bilmez, ‘Kocamı da öldürdünüz, oğlumu da öldürdünüz, daha ne istiyorsunuz?’ diyerek saçını başını yoluyordu. İçerideki ateş biraz sönmüştü, tekrar içeri girdik. O sırada, damda bulunan Hasan Ildırcan’ı da vurdular. Evin içine yine dinamit atmaya başladılar. Saldırı sabahtan akşama kadar devam etti. Mecburen balkona çıktım ve ‘Teslim oluyoruz’ diye bağırdım. Evde erkek olarak yalnız Hasan Bilmez sağ kalmıştı. Onu da silahla yaraladılar. Teyzem Fatma Bilmez ile Selda Bilmiz yaralı olan Hasan’ı dama çıkardılar. Saldırganlar pencereye demir direk dayadılar ve eve bir sürü saldırgan doldu. Birisi beni merdivenlerden yanan odunların üstüne attı. Ağzım ve yüzüm yandı.’

‘Oğlum Ali ile afet evlerine doğru kaçmaya başladık. Yolda bir saldırgan grup oğlum Ali’yi yakaladı. Ben Karamaraş’a kaçtım. Öğleden sonra dayanamadım, oğlumu aramaya çıktım. Mahalleye geliyordum, Kalender Toklu ve Hüseyin Toklu’nun cesetlerini evlerinin önünde gördüm. Tüm aramalarıma rağmen oğlumu göremedim. Askerlere sığındım, olaydan dört gün sonra askerlerle birlikte oğlumu aramaya çıktık. Mahalleye geldiğimde oğlum Ali’nin cesedini, Dilber Yılmaz’ın evinin bodrum katında bulunan bir kazan içinde yakılmış bir vaziyette buldum.’

Devletin gizlediği gerçekler

Dönemin Emniyet Müdürü bugün AKP’nin ikinci adımı olan Abdülkadir Aksu’ydu

Maraş Katliamı’nda bugün hala devletin gizlediği gerçekler var. ‘Devlet sırrı’ olarak gizlenen gerçekler ise şöyle: Dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’nın ve Savcı Dündar Saner’in hazırladıkları raporlar hala gizleniyor. Katliamı organize eden 4 MİT görevlisinin kimliği sır gibi saklanıyor. Katliamı planlayan, aktif olarak katılan ve hastaneden kaçan 8 kişi kimlikleri bilinmesine karşın bugüne kadar yakalanmadı ve devlet bu kişileri hala koruyor. Dönemin Maraş Emniyet Müdürü Aksu olaylardan sonra kendini nasıl savunduğu ve İçişleri Bakanı Turan Güneş’in devletin içinde yer aldığını söylediği kontr-gerillanın bağlı olduğu devlet birimi hiç açıklanmadı. Maraş katliamında kullanıldığını söyleyen sonradan soyadını değiştirerek MHP’den milletvekili olan Ökkeş Şendiller’i kimlerin kullandığı hala gizleniyor. Katliama adı karışan Ünal Osmanağaoğlu hakkında hiçbir soruşturma açılmadı. Devletin kadrolu ve maaşlı katillerinin kimliği gizlendi.

Avukatlar öldürüldü mahkeme basıldı

Ecevit’in özel arşivinden çıkan belgelere göre, katliamlarla ilgili tek derin bağ CIA ajanı Peck değildi. MİT o dönem, 1975’te kurulan Milliyetçi Cephe (MC) hükümetinin başbakan yardımcılığına getirilen MHP lideri Türkeş’e bağlanmıştı. Katliamın planlamasını ise Türkeş’in dünürü MİT Hukuk Müşaviri’nin içinde bulunduğu dört MİT mensubu yapmıştı. MİT, bu rolünü sonrasında da sürdürdü. Katliamla ilgili raporları mahkemelerden gizledi. Mahkeler başladığında MİT ve faşist, şeriatçı çeteler boş durmadı. Dava 1979 yılının Haziran ayında başladı. Haftanın 5 günü yapılan duruşmalar, 8 Ağustos 1980 günü sonuçlandı. Yargılananlar arasında olan MHP Milletvekili Mehmet Yusuf Özsaş’ın oğlu, avukat Edip Özbaş’ın tutuklanması ise mahkemenin basılmasına neden oldu. Yargıçlar tehdit edildi. MHP Milletvekili Özbaş ve yandaşları adliye binasını basıp I. Asliye Ceza Yargıcı Kazım Demirsu ve 2. Asliye Ceza Yargıcı Ertop Kanmaz’a saldırarak, ‘Sizi mahvedeceğim, pezevenkler…’ diye küfreder. I. Asliye Ceza Yargıcı Kazım Demirsu, yediği yumruklar üzerine 5 günlük rapor alır. Saldırıya tanık olan Savcı Nuri Mimaroğlu, şunları anlatır: ‘Saat 08.40 sıralarıydı. Makam odamda, ceza hakimlerimiz Kazım Demirsu ile Ertop Kanmaz arkadaşlar beni bekliyorlardı. Odacı gelerek hakim beylerin beni makam odamda beklediklerini söyledi. Odaya girdiğimde her iki hakimlerimizin ayakta olduklarını, polis memuru ile MHP’li milletvekilinin de içeride bulunduğunu gördüm. Milletvekilinin bana ilk sözü ‘Pezevenk’ oldu. Çeşitli hakaretler yağdırıyordu. Polisler milletvekilini dışarı çıkardılar.’ Saldırganların yargıyı işlevsiz kılmaya yönelik saldırıları bununla da sınırlı kalmadı. Davanın müdahil avukatlarından Av. Ahmet Albay, Av. Ceyhun Can, Av. Halil Güllüoğlu peş peşe kontr-gerilla tetikçileri tarafından katledildiler.’

BAYRAM BALCI

http://www.dozdar.tr.gg

Düzeltme : Abdülkadir AKSU dönemin Emniyet Müdürü değil, 1 Eylül 1976 – 9 Ekim 1977 tarihleri arasında Kahramanmaraş Vali Vekilliği yapmıştır.

Kaynak : http://tr.wikipedia.org/wiki/Abd%C3%BClkadir_Aksu

Ülkemdeki protesto gösterileriyle gurur duyuyorum

'Ülkemdeki protesto gösterileriyle gurur duyuyorum'

Haziran ayı başından bu yana etkili gösterilere sahne olan Brezilya’nın Devlet Başkanı Dilma Rousseff, daha iyi eğitim, daha iyi okullar ve daha iyi ulaşım istedikleri için yaklaşık iki haftadır sokaklara dökülen on binlerce Brezilyalı göstericiyle gurur duyduğunu açıkladı.

BBC’nin haberine göre Brezilya Devlet Başkanı, “Dünkü gösterilerin boyutu demokrasimizin ne kadar güçlü olduğunun kanıtıdır” dedi. Brezilya’nın büyük kentlerini saran gösteriler toplu taşıma ücretlerine zam yapılmasıyla başlamış ve ülkenin ekonomik krizle boğuştuğu bir sırada Brezilya’da başlayan Konfederasyon Kupası’na duyulan tepkiyle giderek büyümüştü.

Sosyal medya üzerinden organize edilen gösteriler çerçevesinde önceki gün Sao Paulo’da 65 bin, Rio de Janeiro’da da 100 bin kişi sokaklara dökülmüştü. Brezilya Devlet Başkanı Rousseff, çok sayıda genç, yetişkin, büyük anne, torun ve büyük babanın ellerinde Brezilya bayraklarıyla sokaklara dökülüp daha iyi bir ülke talep etmelerinin güzel bir şey olduğunu belirterek, “Hükümetim bugüne kadar 40 milyon yoksulun orta sınıfa yükselmesini sağladı, ancak bedava sağlık ve bedava eğitim gibi şeyleri geliştirmek için daha çok şey yapılması gerekiyor” dedi.

Rousseff, çeşitli kentlerde meydana gelen bazı şiddet olaylarına tepki göstererek, “Bunlar belli bir azınlık tarafından gerçekleştirilen tekil şiddet olaylarıdır ve sert dille kınanması gerekir” diye konuştu.

Taksim Gezi Parkı eylemlerinin ilham verdiği söylenen Brezilya’daki eylemler tüm ülkeye yayılarak genişledi. Brezilyalı politikacı ve gazeteciler tıpkı Türkiye’deki gibi bu yeni eylemci kuşağını tanımakta güçlük çekiyor.

Brezilyalı bir anket şirketi gösterilerin başladığı Sao Paola’da eylemcilerle yaptığı anket sonuçlarını yayınladı. Datafolha şirketi tarafından yapılan araştırmanın sonucuna göre, göstericilerin yüzde 53’ü 25 yaş altında ve yüzde 73’ü ilk defa bir protesto eylemine katılmış. Yüzde 77’si üniversite öğrencisiyken, yüzde 22’si ortaöğrenimini sürdürüyor. 

Türkiye’deki gibi anket yapılan gençlerin büyük çoğunluğu; yüzde 84’ü, hiçbir politik partiye üye olmadıklarını ve politik tercihlerinin olmadığını belirtiyor. Anket katılımcılarının %56’sı protestoların çıkış nedeni olan bilet zamlarının gösterilerde yer almalarının birinci nedeni olarak gösteriyor. Yolsuzlukları protesto yüzde 40 ile ikinci sırada yer alırken, polis şiddeti yüzünden gösterilere katılanların oranı yüzde 31.

BREZİLYALI GENÇLER YENİDEN EYLEM HAZIRLIĞINDA

Geçen pazartesi gecesi yüzbinlerce Brezilyalı 20’den fazla şehirde, bilet zamlarını, polis şiddetini, Dünya Kupası için yapılan aşırı harcamaları protesto etti. Göstericiler Sao Paolo’dakinin ardından perşembe gecesi Konfederasyon Kupası maçlarının yapıldığı Rio de Janeiro olmak üzere 8 ayrı kentte gösteri yapacaklarını duyurdu. Brezilya Devlet Başkanı Dilma Roussef, resmi bloğunda gösterilerin tüm ülkeye yayılması karşısında “Barışçıl gösteriler meşrudur ve demokratik düzenin sonucudur” açıklamasında bulundu.

BELEDİYE BİNASINI İŞGALE KALKIŞTILAR

Sao Paolo’da 50 bin kişinin katıldığı gösteride bir grup belediye binasını işgale yeltendi. Hükümet dört büyük eyalete orduyu sevk etmeye hazırlanıyor. Brezilya’nın sanayi başkenti Sao Paulo yeniden büyük bir gösteriye ev sahipliği yaptı. 50 bin kişinin katıldığı gösteriden ayrılan radikal bir grup belediye binasını işgale kalkınca polis müdahalesiyle karşılaştı.

DÜKKANLAR YAĞMALANDI

Globo Tv, güvenlik görevlilerin binayı korumak için göstericilere biber gazıyla karşılık verdiğini ancak göstericilerin karşı koymasına fazla direnemeyerek binanın içine sığındıklarını duyurdu. Sao Paulo polisi onbinlerce kişinin katıldığı barışçı gösteriden ayrılan bir grubun vitrin camlarını kırarak dükkanları yağmaladığını ve belediye binasını işgal etmeye kalktıklarını açıkladı.

BÜYÜK EYALETLERE ORDU GÜÇLERİ

Olaylar sonrası Adalet Bakanlığı resmi sayfasında, hükümetin Sao Paolo, Rio de Janeiro, Bahia ve Minas Gerais eyaletlerine ordu güçlerini sevk etme kararı aldığı bilgisi yer aldı. Brezilya basınında yer alan haberlere göre, devlet başkanı Dilma Roussef Pazartesi gecesi ülkenin çeşitli kentlerinde yapılan ve yüzbinlerin katıldığı eylemler sonrası Sao Paulo’ya gelerek eski başkan Lula da Silva ve Sao Paolo Belediye Başkanı Fernanda Haddad’la görüşerek, bilet zamlarının geri alınmasını konuştular. Toplantı sonrası herhangi bir açıklama yapılmadı.

DILMA ROUSSEF EYLEMLERİN HEDEFİ DEĞİL

Brezilyadaki eylemler doğrudan Dilma Roussef’i hedef almıyor. Ülkenin federatif yapısından dolayı eylemcilerin hedefinde valiler ve belediye başkanları var. Roussef de “Barışçı eylemler meşrudur ve demokrasinin gereğidir” açıklamasıyla göstericilerin gönlünü almayı bildi. Eski başkan Lula’nın, “Demokrasi suskunluk paktı değildir” sözleri de protestoların merkezine iktidardaki Partido dos Trabalhadores’İN (İşçi Partisi) oturtulmasını engelliyor.

Brezilya’yı sarsan eylemler 10 gün önce Sao Paulo’da otobüs, tren ve metro ücretlerinin 1,5 dolardan 1,6 dolara çıkartılması ile başladı. Zamları protesto eden öğrencilere yönelik polisin sert tutumu eylemlerin hızla diğer şehirlere sıçramasına yol açtı. Ardından Konfederasyon Kupası’nın açılışıyla bir süredir gündemde olan Dünya Kupası bütçesi tartışmaları yeniden alevlendi.

Hükümetin bağışlardan, sponsorlardan ve özel kuruluşlardan karşılama sözü verdiği 15 milyar dolarlık Dünya Kupası bütçesi kamu fonlarından çıkınca, tepkiler büyüdü. Kupaya bir sene kalmasına rağmen, hala gerekli hazırlıkların tamamlanmamış olması, stad inşaatlarındaki savsaklamalar, yolsuzluk şüphelerini de artırdı. “Eğitim ve sağlık kupadan önemlidir” diyen göstericiler, Dünya Kupası’na harcanacak paranın eğitim ve sağlık ve yoksullar için konut yapımına aktarılmasını istiyor.

#duranadam “Erdem Gündüz”

18 Haziran, 09:06 Kimdi Peki Bu #duranadam?
Duranadamlar çoğalıyorÜzerinde beyaz, hafif kırışmış bir gömlek, altında gri bir pantolon, ayağının dibinde siyah bir sırt çantası… Duruyor. Saçı başı dağılmış biraz. Malum, hava sıcak. Ama sırf ondan da değil dağınıklığı… . Durmak da öyle kolay iş değil. Hele ki sekiz saat duruyorsan…

Ben #duranadam’ın yanına gittiğimde saat gece 1’i geçiyordu. Dayanamadım. Bir arkadaşım “Ben gidiyorum.” deyince, “Bekle!” dedim, “ben de geliyorum. Kimmiş şu #duranadam, biz de görelim.”

O saatte #duranadam peşine çoğul eki takmış bile. Taksim Meydanı’ndalar. Yüzleri AKM’ye, Türk bayrağına, Atatürk posterine çevrili… Etraflarını bir grup çembere almış. “Uzaklaşın, açılın, nefes alsınlar,” diyorlar. #duranadam’ın ayağının ucuna şişelerce su bırakılmış. Torbalarda yiyecek bir şeyler… İki kırmızı, bir de beyaz karanfiller…

Kalabalık artıyor, çember daralıyor. Hemen AKM önünde duran polis hareketleniyor. Esas #duranadam birkaç adım geri gitmiş. “Herhalde bacağına kan gitmedi, yer değiştirdi,” diye düşünüyorum önce. Hiç öyle sekiz saat dikilmişliğim yok ayakta. Polis yaklaşıyor. Herkesin dikkati kayıyor bir anda. Kafamı çeviriyorum. #duranadam yürümeye başlamış. Koşuyorum peşinden. “Konuşabilir miyiz?” diyorum. #duranadam’la işte böyle tanışıyoruz.

Adı Erdem. Başlarda söylemek istemediği soyadı Gündüz. 34 yaşında. Tiyatro, modern dans, performans sanatçısı. “Herhangi biriyim ben,” diyor.

İlk tepkisi medyaya: “Asıl şiddet, hiçbir şey olmamış gibi göstermekte. İnsanlar dinlenmiyor, fikirler dinlenmiyor. Dört insan öldü. Binlerce yaralı olduğu söyleniyor. Medya maalesef hiçbir şeyi göstermedi.”

Ama tepkisinin odağında iktidar var: “Hiçbir şey olmamış gibi şimdi meydanı açıyor olmak, Gezi Parkı’na ağaç dikiyor olmak… Bunlar iyi niyet göstergesi değil. Bunlar tiyatro.”

Konuştukça açılıyor Erdem. Etrafımızdaki gazeteci kalabalığı da artıyor bir yandan. Meydanda ise müdahale oluyor, duran diğer adamlar gözaltına alınıyor.

“Peki ne yapılmasını istiyorsun?” diyorum. “Bu sistemin tamamen değişmesi lazım. Buna isterseniz anarşizm deyin. Hükümetin istifası yetmeyebilir.”

Erdem aslında Gezi Parkı direnişine aktif olarak katılmamış. Sokaklara dökülen gençlerle gurur duyduğunu söylüyor. “Bu çığlığı asıl onlar başlattılar. Ama maalesef bu çığlığı duymadılar. Direneceğiz. ‘Direne direne kazanacagız!’ diyorlar ya, burada kazanmak kaybetmek yok. Burada zaten kaybolmuş dört can var. Bunun hesabı verilmelidir.”

Hani okurken belki kaşları çatık, sesi böyle yüksek perdeden, kürsüden konuşur gibi biri canlanıyordur kafanızda. Erdem neredeyse fısıldayarak konuşuyor. Mahçup. Bu kadar ilgiden, bunca sorudan sanki utanıyor. Kameraların yüzüne tuttuğu ışığa gözlerini kırpıştırarak bakıyor.

Kameralar ayrılıyor, ben ayrılmıyorum peşinden. Nedir derdi bu çocuğun diye merak ede ede dolanıyorum çevresinde. Bir yerde oturuyor, konuşuyoruz. Anlatıyor. Belli ki birilerinin onu dinlemesini, ona kulak vermesini istiyor. Neden, diye sormasını istiyor. Benim meramım bu, demek istiyor.

İtalyan yazar Fernando Pessoa’nın Anarşist Banker’inden bahsediyor, Sacco ve Vanzetti’nin siyasi görüşleri yüzünden nasıl infaz edildiklerini anlatıyor, Türkiye’de yaşanan birtakım olaylarla paralellikler kuruyor.

Bu arada Twitter #duranadam’la inliyor, dört bir yanda duran başka adamlar dururkenki fotoğraflarını paylaşıyor. Londra’da, Paris’te duran adamlar olduğunu duyunca yüzüne engelleyemediği bir gülümseme yayılıyor.

“Pasif direniş mi yapıyorsun?” diye soruyorum. “Sivil itaatsizlik,” diyor.

“Yarın yine duracak mısın?”

“Bir anlamı yok. Ben herhangi biriyim. Başka biri gelir, başka biri durur.”

“Ya zaten müdahale olunca kaçtı, şimdi de sokağa da çıkmıyor derlerse?”

“Desinler. Yapacak bir şey yok.”

Televizyon kanallarında performansları gösterilmeye başlanmış, duran penguen resimleri sosyal medyada paylaşılmaya başlamış bile. Hatta bir bakanın “Durmak yok, yola devam!” tweeti attığı bile söyleniyor.

“Geç oldu,” diyor, “Ben gideyim, arkadaşlarım bekler.”

“Dur,” diyor yanımızdaki birkaç kişi, “Hep birlikte çıkalım.”

Dinlemiyor. Üzerine siyah kazağını geçiriyor. “Şimdi tanımaz kimse beni.” diyor.

Bir kez daha “Yapacak bir şey yok.” deyip usul usul gidiyor.

“Kimdi peki bu #duranadam Erdem Gündüz?” diye düşünüyorum şimdi. Masum, tepkili bir genç mi? Kafası karışık bir meczup mu? Kitleleri kışkırtmak isteyen bir provokatör mü? Reklamını yapmak isteyen bir pragmatist mi? Yanıtını bilmiyorum. Bilebildiğim tek şey, bir insan eğer sekiz saat kıpırdamadan ayakta duruyorsa, kesin bir derdi vardır. Sormak gerekir.

Selin Girit / BBC Türkçe

Haberin Tamamı İçin: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/06/13061…

Durmakta ısrar edenler Emniyet’e götürüldü.

Ethem Sarısülük’ün vurulduğu yerde bir kadın durdu.

Bu arada oyuncu Fırat Tanış da, Taksim Meydanı’ndaki ‘Duran Adam’dan esinlenerek yolun ortasında durarak çektirdiği fotoğrafı Twitter’dan paylaştı.

18 Haziran, 08:06Duran İstanbul… Taksim’de Gece Boyu ‘Durma Eylemi’

Beşiktaş Çarşı Grubu'ndan 11 kişi Gezi Parkı olaylarıGezi Parkı protestolarının polisin sert müdahalesiyle dağtılmasının ardından dün saat 18.00’den bu sabaha kadar İstanbul yeni bir eylem şekli ile tanıştı: Durmak!

Polisin Gezi Parkı ‘na müdahalesinin ardından pazar günü Taksim’e çıkışların engellenmesini protesto eden performans sanatçısı Erdem Gündüz isimli bir kişi, dün akşam saatlerinde Taksim Metro çıkışında hareket etmeden ve konuşmadan beklemeye başladı.

İlk ‘duran’ Erdem Gündüz…

Polisin Gezi Parkı’na müdahelesini protesto eden Erdem Gündüz, dün akşam saat 18.00’da Taksim Metro çıkışında hareket etmeden ve konuşmadan beklemeye başladı. Protestoyu sosyal paylaşım sitelerinden gören vatandaşlar da destek için Gündüz’ün yanında hareketsizce durmaya başladı ve sayıları kısa sürede 300 kişiye ulaştı. Gündüz, akşam saat 20.00 sıralarında protestosu ile ilgili olarak, “Her şey ortada. İnsanları Taksim’e sokmuyorlar” şeklinde açıklama yaptı.

Gündüz, ihbar üzerine ‘durduk yere’ arandı!

‘DURUYORDU, ŞÜPHELENDİM’

Akşam saatlerinde ise polis ekipleri Gündüz’ü üstünü ve çantasını aradı. Meydan’da bekleyen Gündüz’ün yanına gelen polis ilk önce çantasını aradı. Gündüz’ün çantasında ilaç, eldiven, cüzdan, kitap, anahtar olduğu görüldü. Polis ayrıca Gündüz’ üzerini de aradı. Durumu polise ihbar ettiğini söyleyen bir vatandaş ise “Duruyordu dikkatimi çekti, bomba olur, bir şey olur diye 155’i aradım. Ben bir saattir oturuyorum bir saattir burada” dedi.

Durmakta ısrar edenler Emniyet’e götürüldü.

POLİSTEN MÜDAHALE: 10 GÖZALTI

Aralarında modacı Barbaros Şansal, oyuncu Selçuk Yöntem gibi isimlerin de bulunduğu “Duran Adam”lar eylemine geceyarısından sonra polis müdahalesi geldi. Hareket etmeden ve konuşmadan beklemeye başlayan grubu polis dağıttı. Protestoyu başlatan Erdem Gündüz müdahaleden hemen önce alandan ayrıldı. Müdahale, saat 01.50’de AKM önünde konuşlanan polisler tarafından gerçekleştirildi. Polisin güç kullanmadan yaptığı müdahaleye rağmen Taksim Metro çıkışında beklemekte ısrar eden 10 kişi ise gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar otobüse bindirilerek ifadeleri alınmak üzere polis merkezine götürüldü. Protestocu grubun alandan çıkarılmasının ardından yaklaşık 100 polis Taksim Metro çıkışında beklemeye başladı.

Ancak müdahalenin ardından gece geç saatlerde bu kez 3 kadın ‘durma eylemi’ne başladı. Bekleyişlerini gün aydınlanana kadar sürdüren kadınlardan biri yere yığılarak baygınlık geçirdi.

İsmi öğrenilemeyen beyaz kıyafetli kadına su içiren diğer eylemciler, arkadaşlarını taksiye bindirerek hastaneye götürdü.

Göstericilerden bazıları Taksim Meydanı’nda yerlere yatarak uyurken, bazıları da çevrede temizlik yaptı. Taksim ve çevresinde görevli polisler ise sandalyelere oturarak ve kaldırımlara oturarak dinlendi.

BEŞİKTAŞ’TA BEKLEME

Bu arada “Duran Adam” eylemi Gezi Parkı eylemlerinin bir diğer önemli durağı olan Beşiktaş’ta da gerçekleştirildi. Taksim’deki duran adamın ardından bir kişi saat 00.00’da Kartal Heykeli önünde hareketsiz şekilde beklemeye başladı.

**Beşiktaş Çarşı Grubu’ndan 11 kişi Gezi Parkı olayları nedeniyle gözaltına alınmıştı.

Kartal heykeli önünde bekleyen bir kişinin yanına da 10 çift ayakkabı bırakıldı.**

‘Duran eylemci’ 5 saat kimseyle konuşmadan bekledi. Bu süre boyunca yanına Taksim’deki gözaltıları protesto etmek için de 10 çift ayakkabı bırakıldı. Eylemcinin heykel önündeki bekleyişi halen devam ediyor.

ETHEM’İN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ YERDE DURDU

Bu arada durma eylemi Ankara’da Ethem Sarısülük için yapıldı. Gezi Parki eylemleri sırasında yaşamını kaybeden Ethem Sarısülük’ün vurulduğu yerde bir kadın durdu.

Öte yandan bu protestolar Twitter ‘ın dünya gündemi sıralamasında “duran adam” ismiyle en üst sırada yer aldı.

Bu arada oyuncu Fırat Tanış da, Taksim Meydanı’ndaki ‘Duran Adam’dan esinlenerek yolun ortasında durarak çektirdiği fotoğrafı Twitter’dan paylaştı.

BAKAN ŞİMŞEK: DURMAK YOK!

Duran adamların gözaltına alındığı saatlerde Maliye Bakanı Mehmet Şimşek şöyle bir tweet attı: Durmak yok, yola devam! Herkese iyi geceler.

(İhsan YALÇIN-Hasan YILDIRIM/DHA)

Haberin Tamamı İçin: http://www.radikal.com.tr/turkiye/duran_istanbul_t…

Duranadam, gözaltına alınmadan bırakıldı: “Ben bir performans sanatçısıyım Benim duruşum medyaya karşı.. 4 insan öldü ve medya bunu görmedi. Çevik kuvvet müdahaleye hazırlanıyordu. İnsanlar zarar görmesin diye eylemi bitirdim”.

Sözcü’nün haberine göre duranadamın yanındakiler eylemin 6. saatinde, 02.00 sularında gözaltına alındı

Taksim Meydanı’ndaki durma eylemi ile gündeme oturan performans sanatçısı Erdem Gündüz.

18 Haziran, 01:06 Taksim’de ‘Duran Adam’

Taksim’de dün akşam saat 20.30’da Atatürk Kültür Merkezi karşısında durarak, AKM’de asılı Atatürk posteri ve Türk bayrağına bakan ‘duran adam’ sosyal medyada dünyada trend topic oldu. Kımıldamadan AKM’ye bakan ‘Duran Adam’ın dört saatten beri kımıldamıyor.**

Taksim Meydanı’nda Atatürk Kültür Merkezi’ne bakan bir kişinin ‘pasif eylemi’ sosyal medyada geniş yer buldu. AKM yönüne bakan duran adam, Twitter’de dünyada trend topic oldu.

Pasif eylemciyi fark eden polis memurları Duran Adam’ın çantasını aradı.

Konuyla ilgili Twitter’dan bir açıklama yapan oyuncu Ruken Demirer ‘Duran Adam’ın kendi ev arkadaşı olduğunu, eylemin 1 ay süreceğini, akşamları üç saatliğine kandisinin eylemi devralacağını iddia etti. Demirer ayrıca Duran Adam’ın çantasında su ve bisküvi olduğunu belirterek yarın için bisküvi bırakılmasını rica etti.

ANKARA’DA DA DURAN KADIN

Öte yandan Gezi Parki eylemleri sırasında yaşamını kaybeden Ethem Sarısülük’ün vurulduğu yerde de bir kadın kımıldamadan duruyor.

Duran Adam’ın, sanatçı Erdem Gündüz olduğu öğrenildi.

Haberin Tamamı İçin: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23530185.asp

Diğer Kaynaklar

Duran Adam Gözaltına Alındı – posta.com.tr
Duran Adam Gözaltına Alındı – bianet.org
Duran Adam Gözaltına Alındı – haberturk.com
Duran İstanbul… Taksim’de Gece Boyu ‘Durma Eylemi’ – f5haber.com
Duran İstanbul… Taksim’de Gece Boyu ‘Durma Eylemi’ – cnnturk.com
Duran İstanbul… Taksim’de Gece Boyu ‘Durma Eylemi’ – finansgundem.com

Maraş Katliamı – İlk Perde “Katliama Çağıran Anonslar”

Belediye hoparlörü: Üç din kardeşimizi komünistler öldürdü Askeri telsiz: Aleviler askeri kışlayı bastı.

Radikal gazetesinden Ayça Örer ve Abdullah Kılıç’ın hazırladığı Maraş Dosyasında katliamın gizli kalmış yönleneri açığa çıkıyor.  İşte o Maraş Katliamı dosyasının 2. bölümü…

Maraş olaylarında en kanlı sahnelerin fitili, öldürülen iki sol görüşlü öğretmenin cenazesinin kaldırıldığı akşam saatlerinde ateşlendi. Maraş’ta üç Sünni gencin öldürülmesi kentte infiale neden oldu. Bu infiali bir katliama dönüştürecek anons ise 22 Aralık gecesi belediyenin hoparlöründen geldi: “Üç Müslüman din kardeşimiz komünistler tarafından öldürüldü. Bunların kanı yerde kalmayacak!”
Bu anons peşi sıra cami hoparlörlerinden de yapıldı. “Dünkü olaylarda komünist ve Aleviler tarafından şehit edilen üç din kardeşimizin cenazesi kalkacaktır. Bütün din kardeşlerimiz buna katılsınlar, son görevlerini yapsınlar” seklindeki anonslar, kentte artık geri alınamaz bir savaşın habercisiydi. Belediye hoparlöründen yapılan anonslar sabahın erken saatlerinden itibaren devam etti. Halk ölen Sünni vatandaşların cenazesinin kaldırılmasına çağrılıyordu. Asker, yayının yapıldığı belediyeye gittiğinde yayın odasında kimse yoktu. Kime sorulduysa, yayını kendilerinin yapmadığını söylüyordu. Tahrik olan halk, provokatörlerin liderliğinde saldırıya geçti. Trabzon Caddesi’ndeki dükkânlar tahrip edildi.

Yörükselim yerle bir 
Aynı saatlerde sloganlarla yüzlerce kişi, Alevi mahallesi Yörükselim’e yürüyüşe geçti. Ellerinde Türk bayrağı, taş ve sopalar bulunan grup içerisinden bazıları, “Yörükselim’de arkadaşlarımız şehit edildi. Haydin” diyordu. Yörükselim, ellerinde uzun namlulu silahlar, tabancalar, av tüfekleri, benzin bidonları bulunan bu kalabalığın saldırısına uğradı. Birçok kişi öldü, pek çok kişi yaralandı. Onlarca ev yakıldı.
Serintepe Mahallesi’nde de kanlı çatışma başlamıştı. Tam bu sırada ikinci öldürücü anons yapıldı. Askerler, “Kışla’ya saldırı oldu. Kışla’yı Aleviler bastı” şeklinde telsiz çağrısı alınca olay yerinden ayrıldı. Bu provokasyon planı harfiyen işledi. Asker gitti, katliam başladı. 93 ev tahrip edildi, 13 kişi öldürüldü. Aradan 33 yıl geçmesine rağmen askerin oradan uzaklaşmasını sağlayan telsiz anonsunu kimin yaptığı da hâlâ meçhul.
Sıradaki mahalle ise Alevi nüfusunun az olduğu Yusuflar’dı. Ellerinde silah ve sopalar bulunan topluluk daha önceden belirlenen evlere girip, içerideki Alevileri darp ediyor, öldürüyor, sonra da evlerini ateşe veriyordu. Kaçmaya çalışan Aleviler de bu saldırılardan nasipleniyordu. Akşama doğru Yusuflar Mahallesi’ndeki kanlı bilanço şöyleydi: 16 ölü, çok sayıda yaralı.
Sakarya, Yenimahalle, Mağaralı, İsadivanlı ve Dumlupınar mahallelerinde de tam bir vahşet yaşanıyordu. Ne yazık ki, asker ve polis yine ortada yoktu. Bütün bu saldırılara rağmen Maraş’ta katliama katılmayan çok sayıda Sünni vatandaş da vardı. Hatta birçok Alevi vatandaşı evlerinde sakladılar.

Ecevit’in anonsu işe yaramadı
Maraş’ta katliam devam ederken kentte Başbakan Ecevit’in sesinden halkı sakin olmaya çağıran anonslar da yapılıyordu. Şehirde sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen saldırganlar rahatlıkla eylemlerini gerçekleştiriyordu. İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, Adalet Bakanı, Sağlık Bakanı, Milli Eğitim Bakanı da şehre gelmişti. Ancak onların gayreti de katliamı önlemeye yetmedi. 2. Ordu Komutanı, Jandarma Genel Komutanı ve Vali ile olayları yatıştırmak için toplantılar yapan bakanların çözüm önerileri sonuç vermedi.
Maraş olaylarını “Solcular çıkardı” diyen dönemin CHP’li İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, Kahramanmaraş’a geldiğinde durumun ciddiyetini anlamıştı; ancak iş işten geçmişti. Özaydınlı, tepkiler üzerine yerini Hasan Fehmi Güneş’e bıraktı.

MİT her şeyi önceden biliyordu
Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e gönderilen 3 Ocak 1979 tarihli rapor, olayların organize edilmesinde MİT’in rolüne işaret ediyor. Gazeteci Rıdvan Akar ve Can Dündar’ın Ecevit’in arşivinden elde ettiği raporda, “Yeni vuku bulan Kahramanmaraş olayı başta Türkeş, Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Yusuf Ö. olmak üzere, MİT’ten Şahap H. Ali K., Mehmet K., Avukat Metin E., Nart K.’nın müşterek planlamaları ile çıkarılmış” deniliyor.

Katliamın simgesi o fotoğraf

Esma Suna ve karnındaki bebeği (yukarıda) kurşunlanarak öldürüldü. Bu fotoğraf Günaydın gazetesinde yayımlanınca, Maraş olaylarının vahameti de daha iyi anlaşıldı. Suna ailesinin bir başka ferdinin (sağda) ise sünnetli olup olmadığına bakılmış. 

Maraş’taki vahim tabloyu en çarpıcı biçimde gösteren fotoğraflar Suna ailesine ait. Esma Suna, karnında bebeğiyle beraber kurşunlanarak öldürüldü. Esma Suna’nın karnındaki 8 aylık bebeğini doktorlar ameliyatla çıkararak göstermişti. Katliamdan sonra gazetelere yansıyan haberlerde, Musa Suna’nın sözleri yaşanan trajediyi gözler önüne seriyordu: “Kapıyı kırarak eve girdiler. ‘Size bu dünyada yer yok’ diye bağırıp üzerimize saldırdılar. Evimizi ateşe verdiler. Sonra silahlarını ateşlediler. Gözümü hastanede açtım.” Suna ailesine yönelen saldırganların işlediği cinayetler, daha sonra Maraş Davası gerekçeli kararında şöyle anlatılacaktı: “Esma Suna’nın ‘Kardeşler yapmayın bu vicdansızlığı, biz de Müslümanız, yarın pişman olursunuz, bizim ölümümüzde ne var, biz ölürüz, geri kalanlar yine beraber yaşayacak, yapmayın bunu’ dedikçe saldırganların ‘Neren Müslüman senin, besmele çek bakalım’ dediklerini; besmele çekmesine rağmen inanmadıkları; bu şekilde saat 16.30’a kadar eve saldırdıklarını; saldırganların ‘Size bir şey yapmayacağız, dışarı çıkın, teslim olun’ diye bağırmaları üzerine kızı Fidan Suna ve yeğeni Aziz Tüzün’ün balkona çıktıkları sırada vuruldukları…”

Maraş Katliamını MİT Planladı

Katliamdan sonra Maraş’a giden heyetteki eski Bakan Güneş: Olaylar göz göre göre geldi. Sorduğumuz halde MİT istihbarat vermedi. Bu bir yana bizzat MİT vahşete katkı sundu.

AYÇA ÖRER – ABDULLAH KILIÇ-Radikal

Maraş Katliamı’nın 33. yıldönümünde, olaylardan 15 gün kadar sonra kente gönderilen senato heyeti içinde yer alan eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, yaşananları tek kelimeyle özetledi: “Faşist bir plandı.” Güneş, o döneme dair çarpıcı açıklamalarda bulundu. Katliamın göz göre göre geldiğini belirten Güneş, MİT’in hükümete konu ile ilgili hiçbir istihbarat vermediğini söylerken, bilgi bir yana, Maraş’taki katliama bizzat katkı yaptığını söyledi.

Olayların asker tarafından sıkı yönetime ortam hazırlamak amacıyla kullanıldığını da ifade eden Güneş, o dönem katıldıkları bir MGK toplantısında askeri kanatla yaşadıkları sıkıyönetim tartışmasını da anlattı: “Olaylar başladı, valiye istihbarat verilmedi, askeri çağırmakta da geç kalındı. Ben istihbarat örgütünün oradaki cinayetlere, oradaki katliama katkı yaptığını düşünüyorum. Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı… Bakanlık görevim boyunca MİT’ten bilgi alamadım”.

Önceki gün Habertürk televizyonuna konuşan Güneş, “Birbirimizin üzerine atarak bunların altından kalkamayız. Ben bunun başka büyük planlarla, dünya ölçeğinde dünyayı düzenlemek iddiasında olanların planları yahut projelerine kanmak suretiyle meydana geldiği kanısını taşıyorum” dedi. Güneş, yapılmak istenin oradaki insanları öldürmekten ibaret olmadığını, asıl istenenin Türkiye’nin askeri yönetime devredilmesini sağlamak olduğunu vurguladı.

Katliamın acı bilançosu 
1978’de 19-26 Aralık günleri arasında yaşanan olaylarda 150 kişi öldürüldü.
Alevilere ait 200’ün üzerinde ev yakıldı, 100’e yakın işyeri tahrip edildi.
Savcılığa göre, katliama karışanların sayısı 1350 kişiydi. Bunların 752’si ilk etapta tutuklandı.
Davalar 23 yıl sürdü. 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında ceza aldı.
1991’de çıkan TMK ile ceza alanların bir kısmının yattığı yıllara sayılarak ertelendi, diğerleri serbest kaldı.
Katliamda birinci dereceden rol aldığı belirtilen 68 kişiye ise hiç ulaşılamadı.

Devlet katliamı seyretti

Meçhul 26 piyangocu, CIA şefi, gizlenen silahlar… 33 yıl geçti ama eldeki o kadar delile rağmen katliamın sorumluları hâlâ bulunamadı! 

Maraş’ta 33 yıl önce 1978’de yaşanan vahşet olaylarını anlamak için aylar öncesinde Türkiye’de başlayan toplumsal çalkantılara bakmak gerekiyor. 1978’in son altı ayında özellikle Alevi ve Sünni vatandaşların yoğun olarak yaşadığı yerlerde bombalı ve silahlı saldıralar, Maraş’ta yaşanacak katliamın hazırlayıcısı, hatta provası niteliğindeydi. Farklı illerde çoğu ölümle neticelenen eylemler Maraş’ta bir ‘iç savaşa’ dönüştü. Öncesinde Malatya, Sivas, Erzincan ve Elazığ’da atılan nifak tohumları, en şiddetli Maraş’ta yeşerdi…

Maraş’taki vahşetin bu denli büyük boyutta olmasında kentte son yıllarda yaşanan değişimin de payı var. Pazarcık Ovası’nda pamuğun değer kazanması, tarımla geçinen Alevilerin zenginleşerek Maraş merkezine yerleşmesi, zengin Sünnileri tedirgin ediyordu. Alevilerin sosyal yaşamda aktif yer alması daha önce sağ kesime ait olan ‘statü’ye ortak olmaları, hatta zenginlikte onları geçmeleri büyük rahatsızlıklara yol açıyordu. Bu rahatsızlıklar zaman zaman “Maraş sağcıdır, burada sol barınamaz” şeklinde dışa vurdu. O günlerin meşhur diğer bir sloganı da “Maraş’tan ses gelmiyor”du.

Beklenen ses geldi! 
Maraş’tan beklenen ses nihayet gelmişti! 19 Aralık 1978’de ülkücülerin gözde filmi, Cüneyt Arkın’ın başrol oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak”ın gösterildiği Çiçek Sineması’na ses bombası atıldı. Sinemanın ‘komünistler tarafından bombalandığı’ iddia edildi. Zaten şehirde Alevilerin Sünnilere saldıracağı, camileri bombalayacağı günlerdir konuşuluyordu. Bu dedikoduları duyan Aleviler, Yenimahalle’de ‘camilere bir şey olmasın’ diye kendileri
19-26 Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta meydana gelen Maraş katliamı, Alevi ve Sünni vatandaşlar arasında yasansa da aslında ‘derin devlet’in Türkiye’deki en büyük organize eylemi olarak tarihe geçti. Kontrgerillanın organize ettiği, ülkücü grupların başı çektiği saldırı sonucu resmi rakamlara göre 111, olayın şahitlerine göre ise 150 kişi yanarak, kesilerek ve kurşunlanarak öldürüldü.

‘Emri Ankara’dan alırım’ 
Olayların başladığı ilk günden ayın 26’sına kadar hem polis hem de asker kentte yaşanan katliam karşısında aciz kaldı. Hem olaylara müdahale edecek yeterli güçleri yoktu hem de niyetleri! Olayın ikinci günü kente gelen ve eylemcilere müdahale edilmesini isteyen İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’ya 2. Ordu Komutanı İbrahim Şenocak, “Paşam, sizi severim ve sayarım ama emirleri Ankara’dan alırım” diyecekti.
Davalar 23 yıl sürdü. 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında hapis cezaları ile cezalandırıldı. Daha sonra bu cezalar Yargıtay tarafından bozuldu. 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu ile ceza alanların bir kısmının cezaları yattığı yıllara sayılarak ertelendi, diğerleri de serbest kaldı.

Güneş 19 Aralık’ta karanlık doğdu… 
Olayların kıvılcımı 19 Aralık’ta çakıldı. Cüneyt Arkın’ın oynadığı ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ adlı filmin Çiçek Sineması’nda gösterimi sırasında sinemaya ses bombası atıldı. Ses bombasını bir iddiaya göre ülkücü Ökkeş Şendiler, diğer bir iddiaya göre de sol görüşlü Salman Ilıksu attı. 20 Aralık’ta Yeni Mahalle’de birAlevi vatandaşa ait kahvehane bombalandı. Bir gün sonra sol görüşlü iki öğretmen Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu öldürüldü. Öğretmenlerin cenazesi olayların bir katliama dönüşmesine yol açtı. “Aleviler, yarın Sünnilere saldıracak” yaygarası üzerine Ulu Cami etrafında toplanan ülkücü grup polis barikatını aşıp Alevilere saldırdı. Akşam saatlerinde Maraş’ta üç Sünni gencin öldürülmesi üzerine tarihin en acı olaylarından birisinin fitili ateşlendi.

Alevi evleri işaretlendi 
Olaylar başlamadan günler öncesinde Alevi vatandaşlara ait ev işyerlerine nüfus sayımı yaptıklarını söyleyen bazı kişilerce işaretler konuldu. Olaylar başlayınca saldırganların elebaşları, “Üzerinde işaretli evleri yakın, yıkın, diğerlerine dokunmayın” diyecekti.

O Milli Piyangocular kim? 
Olaylardan önce Milli Piyangocu kıyafeti giymiş 26 kişi kente geldi. Otel kayıtlarında bu kişiler piyangocu olarak kaydedilmişti. Kayıtlar 1979’da Milli Piyango İdaresi’ne soruldu. İdare bu kişilerin kendi çalışanları olmadığını bildirdi.

Maraş’ta bir CIA şefi… 
Katliamla ilgili en ilginç detayı olaylar başlamadan önce ABD Büyükelçiliği 1. Kâtibi Alexander Peck’in Maraş’ta bulunmasıydı. Peck’in adını vermese de dönemin Maraş Emniyet Müdürü Kazım Ulusoy da bazı ABD’lilerin Maraş olaylarından önce kente geldiklerini, otelde konakladıklarını doğruluyor. Maraş’tan sonra aynı şahıs Çorum, Tokat ve Amasya’da da görüldü.

‘Mağara cephane dolu’ 
Türkeş, 22 Nisan’da Köşk’e telgraf çekerek “Halk infial halindedir” dedi. İçişleri Bakanlığı’na 26 Aralık’ta ‘CHP’liler’ imzasıyla gönderilen bir mektupta da Nurhak’ta bir mağarada cephane ve silah olduğu bildirildi.

ADIM ADIM MARAŞ’A GİDEN YOL 

18 Ocak 
Ecevit Hükümeti, TBMM’de güven oyu aldı.

16 Mart 
İstanbul Üniversitesi’ne bomba atıldı. 5 öğrenci öldü, 50’ye yakın öğrenci yaralandı. Üniversite bir süreliğine öğretime ara verdi.

12 Nisan 
Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi’ne bombalı saldırıda çok sayıda öğrenci yaralandı.

15 Nisan 
Malatya’da 3 öğrenci, Ankara ve Kahramanmaraş’ta 2 işçi öldürüldü. Ankara’da MHP’nin Uyarı ve Yürüyüş Mitingi yapıldı.

17 Nisan 
‘Hamido’ lakaplı Malatya Belediye Başkanı Hamid Fendoğlu gönderilen bombalı paketle öldü. Maraş’ta Alevilerin önde gelen isimlerinden Memiş Özdal’a bombalı paketler yollandı.

18 Nisan 
Büyük bir grup “Kahrolsun komünizm, katil Ecevit, Müslüman Türkiye, Dan Dan Hamido’ya intikam” sloganlarıyla yürüyüşe ve saldırıya geçti. Alevilere ait ev ve iş yerleri işaretlendi. Birçok işyeri tahrip edildi.

19 Nisan 
İçişleri Bakanı Kahramanmaraş’ta Türk Yıldırım Komandoları ve Esir Türkleri Kurtarma Ordusu’nun kurulduğunu açıkladı. MHP, halkı birleşmeye çağırdı.

20 Nisan 
Ordudan atılan bir yüzbaşı evinde orduya ait TNT kalıplarıyla yakalandı. Yüzbaşının Maraş’a silah sevkıyatında görevli olduğu iddia edildi.

22 Nisan 
Alparslan Türkeş: “Kahraman-maraş’ta halk infial halindedir.”

23 Nisan 
Başbakan Bülent Ecevit: “MHP Genel Başkanı’nın bildiği bazı şeyler var. Bu arada hükümetimiz bir güvenlik önlemi almak üzere çevre il ve garnizonlardan Maraş’a askeri birlikler gönderdi. Önlem alınmıştır.”

27 Nisan 
Ülke genelinde 1 Mayıs afişi asan 4 kişi öldürüldü.

28 Nisan 
İzmir’de bir jandarmayı öldüren TİKKO’cu idama mahkûm edildi.

1 Mayıs 
Elazığ’da bir cami minaresinden ‘suya zehir atıldı’ şeklinde anons yapıldı. Halk galeyana geldi, ancak güvenlik güçleri halkı zorla da olsa yatıştırmayı başardı.

29 Eylül 
Malatya Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul öldürüldü.

19 Aralık 
Kahramanmaraş’ta Çiçek Sineması’na ses bombası atılmasıyla başlayan olaylar tam bir Alevi katliamına dönüştü.

8 Ekim 
Abdullah Çatlı liderliğindeki militanlar Ankara’da Bahçelievler Katliamı olarak bilinen saldırıda bir evde 7 öğrenciyi kurşuna dizildi.

Mahalle bakkalı bile biliyordu!

Katliamda 14 yaşında olan Birgül Sarıkaya olayın travmasını hâlâ üzerinden atamadı.

Cumhuriyet– Birgül Sarıkaya (47) Maraş katliamı yaşandığında 14yaşında bir çocuktu… Kıyımın başladığı gününsabahında, ilköğretimmüfettişi babasının,“Yoksuldur,alışverişinizi ondan yapın” dediği bakkala gitti çizgili kâğıt almak için. Bakkalın gülerek “Bugün olacaklardan haberiniz var mı?” dediğini babasına söyledi. Birkaçsaat sonra evleri yakılacak, babası öldürülecek, annesi yaralanacak, kız kardeşleriyle birlikte sokaklarda dolaştırılırken tacize maruz kalacaktı. Dört kız kardeş yaralı anneleriyle birlikte Maraş’ta 1 hafta süren insan avından, ancak “Ankara’dan gelen özel yazı” sayesinde kurtulabilecekti. O günleri anlatırken hâlâ gözyaşı döken Birgül Sarıkaya, “Katilleri cezalandıramadılar, en azından bizlerden özür dilensin” diyor.

Aslen Sivas-Kangallı bir ailenin kızı olan Sarıkaya, katliamda babası ilköğretim müfettişi Süleyman Metin’i kaybetmiş. Çevresinde solcu, demokrat, sendikacı bir kişi olarak tanınan babası Süleyman Metin’in, katliamdan önce belirlenen hedeflerden biri olduğunu belirten Sarıkaya, korkunç katliam günlerini şöyle anlattı: “Ev yanıyordu. Babamın cenazesini yangından çıkarmaya çalışıyorduk, onlar da bizi ha bire içeri atıyorlardı. Sonra bizi döverek, sürükleyerek türlü hakaretlerle bilmediğimiz bir mahallede bir eve götürüp kapattılar. O evden kaçtık. Peşimize düştüler, bizi kovaladılar. Ablamın bir arkadaşının evine sığındık. Maraş’ın yerlisi tutucu bir aileydi. Evin hanımı bizi saklamak istiyordu, ama kocası evi yakarlar diye korkuyordu, bizi onlara vermek istiyordu. Sonunda kadın hükümet konağına haber göndermiş. Askerler geldiler. Bizi bir askeri araca bindirdiler. Etrafımızda asker varken bile bize vuruyor, hakaret ediyorlardı. Üç kız kardeş, hükümet konağına götürüldük.” Maraş’ın mahallelerinde korkunç bir kıyım sürerken olan bitenden habersizmiş gibi karşılamış hükümet konağındaki yetkililer üç kız kardeşi. “Ne oldu, hayırdır?’ diye soranlar olmuş! İlk şoku atlattıktan sonra anneleri gelmiş akıllarına kız kardeşlerin. Babalarının bir arkadaşı eve gitmiş, annelerini getirmiş. Vücudunun çeşitli yerlerinden ve yüzünden yaralı halde, bir gözünü kaybetmiş olarak! Üzerine gaz döküp yakmaya çalışmışlar üstelik… Anne ve üç kız kardeş bir araya gelince, en küçük kız kardeşlerinin kayıp olduğu ortaya çıkmış. Maraş’tan ayrıldıktan 15 gün sonra bulabilmişler kardeşlerini…

Astsubay Ali sahip çıktı

Sarıkaya, kardeşleri ve annesiyle birlikte, Astsubay Ali’nin evine yerleşmişler sonra. 1 hafta kalmışlar o aile dostlarının evinde. Maraş’tan çıkabilmek için aile dostları olan dönemin Tarım ve Köyişleri Bakanı’nın özel yazısını beklemişler 1 hafta boyunca. Sarıkaya, “Yazı gelince, bir dolmuş tuttular. Bindik, yola koyulduk. Babamın tabutunu da dolmuşun üstüne koyup bağlamışlar. Bunu ancak geceleyin, dolmuşun gölgesi ay ışığında ortaya çıkınca anladım” dedi.

Mersin’de yaşayan ve olayın etkisini üzerinden atamayan Sarıkaya, “Hala kalabalıklardan korkuyorum” diyor. Sarıkaya, toplumun ve devletin vicdanına “En büyük isteğim bizden özür dilenmesi. Bu bizim içimizdeki acıyı biraz olsun dindirir” diye sesleniyor.

24 Aralık 2011

İncelenebilecek diğer bilgi linkleri;

http://blip.tv/sansursuzgercekler/maras_katliami_unutturulanlar_belgesel-6163770

Maraş Katliamı Dosyası Tanıklar 28 . yılında katliamı anlatıyor

Bugün, 17.06.2013 ve aktörleri farklı, çağdaş araçların kullanıldığı çok ama çok benzer bir senaryo İstanbul’dan başlanarak tüm Türkiye’ye yayılmak istenmektedir. Halkımızın hangi çağrılara cevap verip vermeyeceğini artık kestirebiliyor olması ve ülkemizin bu kirli oyuna, oyunculara alet olmaması gerekmektedir. Öyle bir hale getirilmiştir ki halk şuan ben burada “halkımızın alet olmaması gerekmektedir” dediğimde kirli beyinlerin ortaya sunduğu kirli düşünceler “benim nasıl düşüneceğimi bana söyleyemezsin, benim özgürlüğümü kısıtlayamazsın” diyerek halkı her şekilde yanıltmaya çalışmaktadır. Özgürlüğümüz ve demokrasimiz sorgulanamaz. Bizler hiç bir diktatörün ve düşüncenin izinde yaşamıyoruz, yaşamamalıyız. Lütfen artık yakın tarihimizi okuyun arkadaşlar ve oradan o kadar çok şey öğreneceksiniz ki, bastırılmış beyinler olmadığımızı, yanlış yönlendirildiğimizi ve eksik bilgilendirildiğimizi anlayın. AKP ‘sine oy veren de bu ülkenin vatandaşı, CHP ve MHP partisine veren de bu ülkenin vatandaşı. Sokakta eylemlerde artık dağdaki adamla benim oyum bir olamaz söylemleri dolaşmakta lütfen artık zihinlerinizi, olaylardan uzaklaşıp dış düşüncelere bir açın. Yaşan olaylara farklı gözlerden bakmaya başlayın. Hangi demokrasiyi arıyoruz, neden tencerelere vurarak eylem yapıyoruz? Yolları neden kapatıyoruz, karşıt fikirli birisi karşınıza çıktığında tahammül edemiyoruz? Lütfen uyanın bu uykudan.

Taksim meydanında olayların cereyan etmesinden önce her kes neden yine safları tutu organize olmuş? sorgulayın? Kim bizim üzerimizden iktidara ulaşmak istiyor? Neden sosyal medyaya yalan haberler yayılıyor? kimler bunlar? insanları ögütleme çabası ise neden bu yol tercih ediliyor? Kendimize bir değil birden çok soru sormamızın zamanı geldi de geçiyor bile!

Faşizm nedir?

faşizm

Mussolini’nin Nazilerin desteğiyle kurduğu İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nin bayrağı.

Faşizm nedir?

Demokratik idarelerde sosyal sınıfların dengesinin bozulmasında, orta sınıflar arasındaki dayanışmaya dayanan bir dikta rejimi. Faşizm kelimesinin aslı Latince olup, demet manasına gelen fasces kelimesinden gelir. Kelime İtalyancaya fascio’dan türetilmiştir. Kelime anlamı olarak, eski Roma devrinde imparatorun arkasında yürüyen iki cellatın bir sopa demetinden yaptıkları “balta ve sopalar”dır. Mecazi anlamı ise “birlik ve kuvvet” sembolüdürfaşizm

Günümüzde faşizm, totaliter bir otorite rejimi olarak tanınmaktadır. Devlet idaresinde diktatörlük anlamını taşıyan bir kavram olmuştur. Faşizm, 1942-1945 yıllarında İtalya’da Benito Mussolini tarafından kurulan rejimde geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Bu rejim, sosyalizme ve özellikle marksizme karşı bir tepki olarak doğmuştur. Ancak bazı müellifler faşizm kökünü 19. yüzyıl başlarına kadar indirmektedirler. Bunlar; Fransız İhtilali ile başlamış, solcu radikal hareketlere eski hakim sınıfların gösterdikleri mukavemeti de faşizm kelimesinin manası içine almışlardır.

Faşizm, önceleri belli bir doktrinden tamamen mahrum bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.İktidarı ele geçirdikten sonra da, uzun yıllar bu fikir ve doktrin yoksulluğu devam etmiştir. Daha sonraları Mussolini’nin, faşizmi bir doktrin üzerine oturtmak istediği görülmüştür. Mussolini’nin faşizmde devlet görüşü ve anlayışı şu tek cümlede özetlenmiştir:”Devlete karşı hiçbir şey olmaz. Devletin dışında hiçbir şey olmaz.” Demokrasi kaidelerine aykırı bir sistem olan faşizmin esasını devletçilik anlayışı teşkil etmektedir. Devletin üstünde hiçbir kuvvet yoktur. İnsan ve hakları devlet içinde bulundukça önem taşır. Felsefi görüş olarak Georges Sorep’in şiddet doktrininden ve milliyetçilik görüşü olarak da Charles Mourros ve D’annunzio’nun fikirlerinden etkilenen faşizmin, din ve ahlaka değer vermesi, nüfus çoğalmasına çalışması, dışa göçün kısıtlanması, aşırı silahlanmaya önem vermesi ve milli ekonomi gibi prensipleri vardır. Faşizm, şahsı cemiyet menfaatinin sağlanmasında sadece bir vasıtaolarak görür. Kişi gayeye hizmet için işe yaradığı sürece kullanılan, işe yaramadığı zaman da bir kenara bırakılan bir alettir. Kişi ancak devletin müsaadesi ölçüsünde hürriyete sahip olabilir.

Faşizmde siyasi hayata tek bir parti hakimdir. Mülkiyet hakkı ve kapitalizm devam etmekle beraber iktisadi organlar siyasi iktidarın mutlak kontrolü altındadır. Ekonominin bünyesi kooperatizm esaslarına göre şekillendirilmiştir.

İtalya’da Mussolini’nin,İspanya’da Franco’nun, Portekiz’de Salazar’ın, Avusturya’da Dolfuss’ün temsil ettikleri rejimlerde, kooperatizm ve faşizm prensiplerine değişik derecelerde rastlanmıştır. Güney-Amerika ülkelerinde faşizm benzeri diktatörlükler zaman zaman belirmiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra, faşizm kelimesi daha geniş bir anlamda kullanılmıştır. Nasyonal sosyalizme de, kooperatizm karakteri taşımamasına rağmen, faşizm etiketi yapıştırılmıştır. Solcularla aktif mücadele halindeki bütün gruplara bu ismi yakıştıranlar çıkmıştır. Günümüzde, İtalya’da faşizmi yeniden kurmak isteyenlere “neo faşist” Almanya’dakilere ise “neo nazi” denmektedir.

Sözlükte “faşizm” ne demek?

1. Demokratik düzenin yerine aşırı, çarpıtılmış bir ulusçuluk ve baskı düzeni kurmayı amaçlayan öğreti.
2. İtalya’da 1922-1943 yılları arasında etkinliğini sürdüren, meslek kuruluşlarına dayanan, devlet sınırlarını genişletmeyi amaçlayan, yetkinin tek partinin elinde toplandığı düzen.

Faşizm kelimesinin ingilizcesi

n. fascism
Köken: Fransızca

Faşizm ne demek? (Ticari terimler kategorisi)

(Fascism) Tüm ekonomik, siyasal ve sosyal faaliyetler üzerine merkezi bir denetim uygulanmasını öngören totaliter ve kollektivist bir yönetim sistemi. Özgürlükçü Demokrasinin tamamen reddedilmesi ve ülke yönetiminin bir grubun elinde bulunması söz konusudur. Aşırı bir milliyetçiliğe dayanır, ferdiyetçiliğe yer yoktur. Devletin arzusu her şeyin üstünde gelir. Devleti yöneten grubun başında bir lider vardır. Liderin kararı en yüksektir ve genellikle yetkileri bir terör ve propaganda sistemi ile desteklenmektedir. Bütün ekonomik faaliyetler milli amaçlara dayanır ki bunları da elit durumdaki grup belirler. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet vardır, ancak ekonomik özgürlüklere aşırı kısıtlamalar getirilmiştir. Üretim, yatırım, fiyatlar ve ücretler gibi temel ekonomik değişkenler hep devlet kontrolüne tabidir. Ekonomik gelişmeye yönelik bir plan yoktur. Aksine, tüm ekonomik sistem devletin siyasi ve askeri amaçlarına hizmet eder. Bazı yönlerden Faşizm, Komünizme benzer. İkisi de terör ve bireye baskı prensibine dayanan totaliter sistemlerdir. Fakat Komünizmde üretim araçları üzerinde özel mülkiyet yok, Faşizmde vardır. Faşizmde insan eşitliği reddedilir ve sınıfsal veya ırksal farklılıklar üzerinde durulur. Komünizmde ise mutlak eşitlik ve tüm elitlerin kaldırılması esasları yer alır. Ayrıca, Faşist sistemde devlet gerekli ve sürekli bir kontrol aracıdır. Komünistler ise totaliter devleti geçici bir aşama olarak kabul ederler, sonunda devlet ortadan kaldırılacaktır. Faşizm, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtalya’da Benito Mussolini liderliğinde ortaya çıktı ve daha sonra Almanya’da Nasyonal Sosyalizm (Nazizm) hareketi şeklinde kendini gösterdi.
Kaynak: http://fasizm.nedir.com/#ixzz2WNcejAFG

 

Faşizm, İtalyan filozof Giovanni Gentile’nin 1920’li yıllarda ardı ardına yayımladığı kitaplarla ilkeleri belirlenmiş bir siyasi doktrindir. Gentile’den yoğun olarak etkilenen ve faşizmi bir dünya görüşü olarak benimseyen İtalyan lider Benito Mussolini’nin 1922’de İtalya’da iktidarı ele geçirmesinin ardından, Mussolini iktidarı döneminde, İtalya’da resmi ideoloji olarak yürütülmüştür. Kısa süre içerisinde genel anlamıyla baskıcı, otoriter rejim anlayışını betimler bir nitelemeye dönüşmüş ve Nasyonal Sosyalizm başta olmak üzere, aşırı milliyetçi ve/veya anti-demokratik ideoloji ve yönetim sistemlerinin tamamına halk tarafından verilen genel bir isim halini almıştır.

Kavramın kökeni Antik Roma yöneticilerinin geniş hükümet yetkisini sembolize eden ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin adı olan Latince fasces sözcüğünden ileri gelir. Aynı simge daha sonraları Fransız Devrimi sırasında Aydınlanma anlamında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere kullanılmıştır. Söz konusu sembol bir takım değişikliklerle 1926 yılından itbaren İtalya’nın resmi devlet sembolü olmuştur. Sembolün üçlü anlamı, yani devlet gücü, halk mülkiyeti ve birliktelik Mussolini’nin propagandasında kullanılmıştır.

Faşizmin Özellikleri
İdeoloji ve Amaçlar
[list]
* Lider ilkesi: Bu ilkeye göre toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de yönetim dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. Aynı şekilde işletmelerde de patron ve işçi arasında işletme yöneticisinin iktidarına dayalı bir ilişki kabul edilir.

* Milliyetçilik: 19. yüzyıl boyunca yükselen milliyetçilik 20. yüzyılda çeşitli ve aşırı boyutlara varmıştı.

* Antisemitizm ve Irkçılık: Bu konuda Alman nazizminin halka yönelik terörü birçok başka ülkeye göre oldukça ön plandadır.

* Hukukun işlevselleştirilmesi

* Rejim karşıtlarının ve aşağı görülen halk gruplarının idam edilmeleri ve/veya öldürülmelerinin haklı görülmesi ve bir devlet politikası olarak yürütülmesi.

* Sosyal Darwinizm: En iyinin ayıklanması ve egemenliğine dayalı toplum anlayışı. (Yapay seleksiyon)

* Bir ulusa, kültüre ya da ırka üye insanların toplumun geri kalanı üzerinde üstün oldukları iddiası. Bu yaklaşım aynı zamanda lider ilkesinde de ifadesini bulur. Belli bir kişi diğer herkesten ve topluluktan daha isabetli kararları alabilir durumdadır.

* Otoriter iktidar biçimleri ve sıklıkla totaliter bir sistem. Totalitarizm Alman ve İtalyan faşizmlerinde ön plandayken, Avusturya Faşizmi ve Francocu İspanya’da vurgulu değildir.

* Din karşıtlığı ve Anti-klerikal yapı: Faşist ideoloji dünyevi ve yönetsel bir ideoloji olduğunu, ve manevi olanın, dünyevi olandan kesin olarak ayrılması gerektiğini ileri sürer. Bu yönüyle, her türlü dini ve dini kurumun dünyevi işlere karıştırılmasını reddeder. Dinlerin ve kilisenin varlığını, sadece dini vecibelerini yerine getirmek isteyen kişiler tarafından kullanması yönüyle kabul ederler, ancak kilisenin siyasi-yönetsel erk halinde görülmesinin tamamen karşısındadırlar. Bu yüzden gerek Faşist İtalya’da, gerekse de Nazi Almanyasında çok sayıda kilise tahrip edilmiş, din adamları kasıtlı olarak katledilmiştir.

Karşıtlar

* Komünizm: Özellikle Sovyet Devrimi ve komünizmin Avrupa’ya yayılacağı korkusu faşist liderler tarafından sıklıkla liberal ve muhafazakar gruplarla ittifak kurmak üzere dile getirilmiştir.

* Liberalizm ve demokrasi: Demokrasi, özgürlük ve çoğulculuk düşünceleri ile, devlet, ekonomi ve özel mülkiyet arasındaki ayrımda faşizm önemli bir düşman görür.

* Muhafazakârlık: Faşist hareketler sıklıkla muhafazakâr özellikler taşısalar da kendilerini devrimci olarak gören faşistler muhafazakârlarda laik vitalizmin ve yeni insan düşüncesinin düşmanlarını görürler.

Şekilsel ve örgütsel özellikler

* Devlet içinde ve yanında başka bir devlet olan silahlı gizli servisin merkezi önemi. Kendi taraftarlarının gözetim altında tutulması.

* Militarizm: Ekonomik hayat da dâhil olmak üzere toplumsal hayatın militarize edilmesi. Militer kitle yürüyüşleri ve büyük gösteriler faşizmin en önemli görünüşleridir.

* Bilimlerin taraflılık yasasının egemenliği altına alınması.

* Kitle seferberliği, parti propagandası yoluyla toplumsal alanın ve kitle iletişim araçlarının tekelleşmesi çabası.

* Toplumun sürekli kışkırtılması, devrimci ilan edilen konular lehine zorunlu coşkunluk.

* Kolektivizm: Halkın kitle olarak anlaşılması. Mussolini’nin stato totalitario kavramından beri faşist anlayış özel yaşama kadar toplumsal hayatın her alanında hak iddia eder. Aile çocuklarla halk birliğine katkı yapacak olan davadaşlık birliği olarak düşünülür.

* Pasifizmin aşağılanması.

* Politik karşıtın ortadan kaldırılması eğilimi. Karşıt düşmandır.

* Parti milisleri. Paramiliter çeteler.

* Estetikleştirme ve mistikleştirme. Özellikle ulusun kendi tarihine yönelik mistikleştirilmiş bir algı.

* Erkeklik vurgusu.

* Gençliğin vurgulanması.

* Kimi ülkelerde bir yandan monarşi ve ruhban sınıf önderliğine yönelik vurgu, ama diğer yandan dini unsurların yerini alan ilerleme ve teknoloji inancı.
[/list]
Bu özellikler bazen Milliyetçilik, Militarizm ve Şovenizm’den oluşan Üç Sütun Modeli ile özetlenir. Ancak bu bir yandan da faşist ideolojilerin başka temel özelliklerinin göz ardı edilmesine yol açan bir indirgeme olarak eleştirilir.

Faşist hareketler yaklaşık olarak bütün Avrupa ülkelerinde ve bir çok Latin Amerika ülkesinde bulunur. İspanya İç Savaşı’nda (1936-1939) Francisco Franco yönetimindeki falanjlar İtalya ve Almanya desteği sonucu iktidara gelmişler ve 1975’e kadar iktidarlarını devam ettirmişlerdir. İspanya’da António de Oliveira Salazar Estado Novo ile faşist bir rejim kurmuştur. Avusturya’da Almanya’yla birleşmeye karşı çıkan Avusturya Faşizmi rejimi kurulmuştur. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya Hırvatistan’daki almanya Rejimi gibi birçok faşist harekete yardım etmiştir.

II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan faşist hareketler daha çok başlığı altında değerlendirilir.

İtalyan Faşizmi
Tarihçe

Mussolini İtalyan Sosyalist Partisi’nin sendikalist kanadından geliyordu. Parti gazetesi L’Avanti’nin redaktörleri arasındaydı. 1915 yılında Mussolini kendisi sosyalist partinin savaş karşıtı manifestosunu imzalamış olmasına rağmen Fasci d’azione rivoluzionaria örgütünü kurdu. Bu örgüt I. Dünya Savaşı sırasında İtalya’nın savaşa katılımı yolunda faaliyet gösterdi. Mussolini halen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun idaresinde bulunan Adriyatik Denizi’in doğu yakasını İtalya’ya dâhil etme amacının propagandasını yapıyordu. Bu faaliyetinin sonucunda sosyalist partiden çıkartıldı. Bu tarihten sonra sosyalist ve komünist hareketlerle onlara yakın işçi hareketlerine karşı şiddetli bir mücadeleye girişti. 1919’da Milano’da 1. Fascio di Combattimento kuruldu. Örgüt otoriter bir düzen ve Versaille Sözleşmesi’nin İtalya lehine düzeltilmesini talep ediyordu. 1919’da I. Dünya Savaşı’nda savaş pilotluğu yapmış olan yazar Gabriele D’Annunzio’nun Fiume’de (bugünkü Rijeka) ele geçirmesiyle korporatif bir sisteme, kitle gösterilerine ve faşizm tarafından devralınan sembolizme dayanan ilk ön-faşist rejim kurulmuş oldu. 1920’den itibaren faşist hareket bir kitle hareketine dönüştü. Taraftarları arasında toprak sahipleri, küçük burjuvalar ve orta sınıf burjuvalar vardı. Politik karşıtlar Squadri adı verilen çetelerin terör eylemleri sonucu saf dışı bırakıldı. 1921 yılında faşist parti Partito Nazionale Fascista (PNF) kuruldu. Partiyi destekleyenler arasında bürokrasi, kilise ve ordu bulunuyordu. Roma Yürüyüşü sonucu kral III. Viktor Emanuel Mussolini’yi 30 Ekim 1922’de başbakan ilan etti.

Mussolini 1925’te sosyalist partiyi ve antifaşist örgütleri yasakladı ve kendi lider kültüyle diğer faşist diktatörlükler için bir model kurdu. Kendini Duce (lider) olarak adlandırıyordu. Ona göre Duce üniforması ve savaşçı görünümüyle bir halk adamı, bir işçi, bir baba, bir sporcu, kadınların bir kahramanı ve bir askerdi. Antik Roma’nın dünya imparatorluğu idealinden devralınan bir büyük devlet iddiası İtalyan faşizminin temel düşüncesiydi ve 1935’te Etiyopya’nın yağmasına yol açtı. 1938 sonrası faşizm resmi olarak antisemitist bir politika sürdürdü.

1932’de Mussolini Dottrina del fascismo ile ilk defa İtalyan faşist ideolojisinin bir taslağını yayınladı. Bu eserinde Mussolini Friedrich Nietzsche’nin iktidar isteği düşüncesiyle ilişkili olarak ve Vilfredo Pareto’ya dayanarak büyük adamların otoriter rejiminin meşruluğu üzerine tezler ortaya atıyordu. Georges Sorel’den esinlenerek siyasi olanın yaratıcı şekillendirme ilkesi için doğrudan eylem ilan ediyordu. Mussolini’nin anlayışında sendikalizme dayanan korporatist bir ekonomik sistemle sınıf karşıtlıklarının aşılacağı düşünülüyor ve birçok kaynaktan beslenen bir milliyetçilikle İtalya Akdeniz imparatorluğunun merkezi olarak görülüyordu.

Peş peşe gelen askeri başarısızlıklar sonucu 1943’te Mussolini faşist devletin en yüksek yürütme organı olan Büyük Meclis tarafından görevinden alındı ve tutuklandı. Ancak Alman silahlı SS kuvvetleri Mussolini’yi hapisten kurtardı. Mussolini Alman egemenliği altında Kuzey İtalya’da İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’ni (Repubblica Sociale Italiana) ilan etti. Ancak bu rejim savaş sonuna kadar bir Alman kukla hükümeti olmaktan ileri gidemedi.

İtalyan Faşizminin Temel Özellikleri
[list]
* Lider kültüne dayanan aşırı milliyetçi, popülist egemenlik biçimi.

* Politikanın belirgin şekilde estetize edilmesi ve iradenin ekonomiye önceliğinin vurgulanması. Bu anlamıyla faşizm Füturizm’in mirasçısıdır.

* Bayraklar, yürüyüş kolları ve ritüel kitle gösterilerinde taşınan üniformalar gibi politik sembollerin abartılı kullanımı.

* Antik dünyaya dayandırılan ve kendini en çok Roma geçmişi kültünde açığa vuran bir gelenekselcilik. Bununla birlikte devrimci-dinamik bir kendilik temsili.

* Üretim dallarına göre örgütlenmiş korporatif ekonomik model ve parlamentonun yerine geçen bir birlik (Fasci ve Korporasyonlar Odası Camera dei Fasci e delle Corporazioni, 1938-1939’dan itibaren) ve Parti ve devlet işlevlerinin karışmasından oluşan bir organın, Büyük Faşist Meclis’in (Gran Consiglio del Fascismo) iktidarda bulunuşu.

* Georges Sorel geleneğine dayanan, şiddetin politik kutsanması.

* Adriyatik Denizinin Hırvat yakasını İtalya’ya bağlama çabası.

* Özellikle sosyolog Robert Michels’in getirdiği gibi bir partiler eleştirisi ve kendini bir anti-parti (1919-1922 arası) ve daha sonraları yeni tipte bir kitle partisi olarak değerlendirme.
[/list]
İtalyan faşizmi içinde modernist-devrimci kanatla, tutucu-geleneksel kanat arasında süregiden bir gerilim vardı. Mussolini 1921-1925 arası bu kuvvetleri bir arada tutmak için çaba harcadı. Bununla birlikte çelişkili temsiller dışarıya karşı farklı toplumsal akımların faşizmde birleşmesi olarak sunuldu.

İtalyan Faşizmi’nin Alman Nazizmi’nden Farkları ve Benzerlikleri
[list]
* Uzun süre yapılan araştırmalar faşizmin nazizmin aksine köken olarak antisemitist olmadığını, antisemitizmin faşizme Mussolini’nin Almanya’yla Mihver ittifakını kurduktan sonra Alman etkisiyle dâhil olduğunu savunuyordu.

Yeni çalışmalar bu bakış açısını şüpheli bulmaktadır. Bu çalışmalara göre 1919 yılından itibaren faşist önderler sürekli olarak antisemitist sloganlar kullanmışlar ve düşünceler açıklamışlardır. Antisemitizm daha önce düşünüldüğü gibi 1930ların sonlarına doğru faşizme dâhil olmamış, her zaman faşizme içkin olarak varolmuşken, yıllar süren radikalleşme sonucu ön plana çıkmıştır. 1938’den sonraki Yahudi düşmanı yasal düzenlemeler bu radikalleşmenin sonucudur. Ancak Nazi devleti Yahudileri kitle halinde katlederken, İtalyan faşistleri haklarını alma, dağıtma ve sürme yöntemlerini kullanmışlardır.

* İtalyan faşizminde nazizmde olduğu gibi bir ırk ideolojisi yoktur. Irk sözcüğüyle en azından 1938’e kadar biyolojik ya da kökensel bir şey ifade edilmemiş, daha çok asalet düşünülmüştür. 1938 sonrası biyolojik çağrışımları olan bir ırkçı söylem faşizm içinde yaygınlaşır. Irkçılık öncelikle siyah Afrikalılara, sonra da Slavlara yönelmiştir. Daha sonraları da antisemitist tonlar almıştır.

* Faşist yeni düzen anlayışı nazizmin modelinden farklıdır. Hitler’in ırk devleti anlayışı yerine Mussolini rejimi eski elitin bir araya getirilmesi ve geleneksel bir iktidar ve yayılma politikasına dayanan kuvvetli bir devleti amaçlamaktadır.

* İtalyan faşizmi en başından itibaren savaş sürdürmüş, Libya ve Etiyopya’da sömürgecilik tarihinde benzeri olmayan ve II. Dünya Savaşı sırasında çok büyük oranlara varan bir şiddet kullanmıştır: Kitlesel göçertme politikası, cinayetler, savaş tutsaklarının topluca öldürülmesi, toplama kampları ve zehirli gazların kullanılması. 1930 yılında Cyrenaika ayaklanması sonrasında kamplara kapatılan insanlardan 40 bini 1933 yılına kadar ölmüştür. Etiyopya’nın işgalinin ne kadar ölüye malolduğu bilinmiyorsa da, tahminler ülkenin 10 milyonluk nüfusunun 350.000-760.000’inin öldüğü yolundadır. Balkanlar’da partizan savaşı bahane edilerek İtalyan askerleri Almanya’nın Sovyetler Birliği ve Balkanlar’da uyguladığına benzer bir imha politikası uygulamıştır. Nazizme benzer bir şekilde faşizmin askeri tarihi de büyük oranda şiddet barındırmaktadır.

* Faşizm nazizm gibi katı bir lider disiplinine dayanır. Ancak bunun Alman diktatörlüğündeki gibi radikal sonuçları yoktur. Duce ideolojik olarak önplana çıkarılır, ancak kendisinin yanında Büyük Faşist Meclisi ve kralın da adı geçer.

* İtalyan faşizmi nazizme göre çok daha fazla eski monarşinin elitlerinin, askerin, sanayinin ve kilisenin egemenlik uzlaşmasına dayanır. Nazizmse kısa süre içinde geleneksel toplumsal katmanlarla olan ilişkisini ortadan kaldırmıştır.

* Faşizmin devletçiliği SS tarafından belirlenen, halkçı nazi devletçilik karşıtlığından ayrılır. Nazizmde açıkça partinin devlet karşısındaki üstünlüğü vurgulanır. Bunun sonucunda Naziler eskiden kalan normsal ve kurumsal sistemleri ortadan kaldırmışlardır. Buna karşın İtalyan faşistleri yeni kurumlar geliştirdilerse de mevcut düzene önemli ölçüde el sürmemişlerdir.

* İtalyan faşizminin politik kurbanlarının sayısı nazizme göre belirgin ölçüde azdır. Faşist rejim karşıtlarını öldürse ve idam etse bile karşıtlara yönelik idam cezası verilmesi İtalya’da az görülür. Sonuçta Mussolini’nin ve Kara Gömleklilerin (paramiliter faşist çetelerin) terörü Nazilerin aksine iktidarda kalmalarına yetmemiştir.
[/list]
Faşizmin İtalyan Toplumunda Değerlendirilmesi

Savaş sonrasında İtalyan faşizminin demokratik yapıyı ortadan kaldırması, nazizmle işbirliği, İtalyan Yahudilerinin dörtte birinin öldürülmesi ve sürülmesi gibi suçları Almanya’da olduğundan çok farklı şekillerde değerlendirilmiştir.

Bunun nedenleri nazizmle karşılaştırıldığında İtalyan faşizminin daha düşük bir iç, dış ve askeri etkiye sahip olması kadar, rejimin iç güçler tarafından devrilmesine bağlı olarak Nazilerin yargılandıkları Nürnberg Davaları gibi açıklayıcı ve kamuyu etkileyici uluslararası bir yargı sürecinin gerçekleşmemiş olmasıdır.

Böylece Mussolini’nin etkin olduğu bölgeler, Sosyal Cumhuriyet’i ilan ettiği Salò, aile mezarının bulunduğu Predappio ya da bugünkü bir Mussolini müzesi bulunan Forlì neofaşist örgütler tarafından kutsanmaktadır. Her ne kadar faşizmin övülmesi bugünkü İtalya’da yasal olarak cezalandırılmayı gerektirse de, yasalar uygulanmamaktadır.

Tanınmış bir neofaşist politikacı ve Mussolini’nin torunu olan Alessandra Mussolini Kimlik, Gelenek, Egemenlik Fraksiyonu’nun temsilcisi olarak Avrupa Parlamentosunda bulunmaktadır.

Faydalı Filmler

* ‘Novecento (1900)’, (1976) 1.Bl son sahnesi Tribute

1945’e kadar Avrupa’da Faşizm

İtalyan sistemi birçok Avrupa ülkesinde faşist ve faşizm benzeri harekete, partiye ve örgüte model oldu. İtalya’nın yanında Almanya’da 1933’den itibaren Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalizmi, 1939’dan itibaren İspanya’da Francisco Franco’nun Francoluğu ve falanjları, 1933’den itibaren Portekiz’de Salazar diktatörlüğü en bilinen ve en etkili faşizm etkilenmeli diktatörlüklerdir. İkinci Dünya savaşı boyunca Almanya ve İtalya’nın desteklediği faşist rejimler Macaristan ve Romanya’da iktidarda bulunmuştur.

1945’e Kadar Avrupa dışında faşizm

Japonya

Faşizmin Japon versiyonu Showa döneminin başlangıç dönemindeki Japon İmparatorluğu’dur.

1937 yılında Japonya Çin’e saldırdı ve Kore’yi 1910 yilinda işgal etti. Buralarda savaş tutsakları üzerinde tıbbi deneyler yapıldı. Halktan devlete kutsal bir şekilde bağlanması istendi ve Japonlar tanrısal ırk olarak görüldü.

1945’ten sonra faşizm

Yunanistan

1967’de gerçekleşen Albaylar Cuntası ile Yunanistan’da 1974’e kadar iktidarda kalacak faşizan bir rejim iktidara geldi. İktidarı yoğun bir şiddet politikasıyla ellerinde tutan cunta rejimi özellikle Yunanistan’daki güçlü komünist hareketin etkisiyle 1974’de devrildi.

Şili

Şili’de 1973 yılında ABD’nin desteğiyle gerçekleşen askeri darbede Salvador Allende’nin demokratik-sosyalist hükümeti devrildi ve General Augusto Pinochet iktidara geldi. Pinochet ülkeyi 1989-1990 dönemine kadar terör ve şiddet rejimiyle yönetti.

Yine de tarihçiler arasında Pinochet rejiminin ne kadar faşist olarak tanımlanabileceği tartışmalıdır. Pinochet dönemi Şili devleti için post-faşist tanımlaması da kullanılmaktadır. Pinochet diktatörlüğü kuvvetli bir antikomünist tutum takınmıştır ve hem iç politikayla ilgili hem de halkın muhalif kesimlerine yönelik bastırma ve imhaya yönelik şiddete dayalı yöntemleri önceki faşist rejimleri hatırlatır.

Buna karşın ekonomik politikalarda Şili devleti kapitalist pazar liberalizmini tercih etmiş, ülkeyi yabancı yatırımcılara, özellikle de ABD’ye açmıştır. Irkçılık, lider kültü, dışarıya yönelik saldırgan bir milliyetçilik Pinochet diktatörlüğü döneminde 1930lu ve 1940lı yılların faşizmlerinde olduğu gibi belirleyici bir rol oynamaz.

Türkiye

Türkiye’de hiçbir dönemde doğrudan faşist ya da nasyonal sosyalist olduğunu ileri süren önemli bir siyasi hareket olmamıştır. Bununla birlikte Türkiye’de bir hareketin ya da iktidarın faşist olduğu genellikle iki bağlam içinde ve sıklıkla da Türkiye solu tarafından ifade edilmiştir.

Bunlardan ilki 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde gerçekleşen askeri darbe dönemleridir. Özellikle 12 Eylül rejimi kuvvetli antikomünist vurgusu ve şiddete dayalı yöntemleriyle Şili’deki Pinochet iktidarına benzer bir takım özellikler göstermektedir. Bununla birlikte yine Pinochet diktatörlüğünde olduğu gibi yabancı yatırıma açık liberal bir ekonomik politika, lider kültünün eksikliği ve aktif bir saldırganlığa varmayan bir dış politikayla İtalyan ve Alman faşizmlerinden büyük oranda ayrılır. Ayrıca Pinochet rejiminden farklı olarak 12 Eylül rejimi darbenin başında bulunan Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasına karşın, siyasi partilerin yeniden kurulmasına ve parlamentonun yeniden faaliyete geçmesine olanak vermiştir.

– 12 Mart ve 12 Eylül rejimlerinin faşist olduğunu ileri süren Türkiye solunun bazi kesimleri, sorunu çözmek için Sömürge Tipi Faşizm kavramını kullanmışlar ve Türkiye gibi emperyalizme bağlı ülkelerde faşizmin sisteme içkin olduğunu, toplumsal muhalefetin düşük olduğu dönemlerde bu rejimlerin parlamenter bir görünüm alabileceğini (örtülü faşizm), ama toplumsal muhalefet kuvvetlendiğinde bu rejimlerin baskıcı ve otoriter askeri yönetimlere ihtiyaç duyduğunu (açık faşizm) ileri sürmüşlerdir.

– Türkiye’de solun degisik kesimleri tarafından faşist olarak nitelenen ikinci hareket, günümüzde Ülkücü anlayışı ya da Türkçülük’ü savunduklarını söyleyen hareketlerdir. Bu hareketlerin kaynaklandıkları Türkçü-Turancı akımların, II. Dünya Savaşı boyunca Sovyetler Birliği’ne karşı saldırgan, faşizm ve nazizm yanlısı bir tutum aldıkları açıktır. Özellikle 1944 yılında yapılan ırkçı-Turancı tutuklamaları ve davaları sonrasında bu hareketler etkinliklerini büyük oranda yitirmişlerdir.

– Bu hareketlerden kaynaklanan Ülkücü hareketin de Avrupa’daki faşist partilerle benzerlikleri solun degisik kesimleri tarafından sıklıkla ön plana çıkartılmıştır. (Alparslan Türkeş için kullanılan Başbuğ ifadesinde açığa çıkan) lider kültü, Türklüğün ve Türk tarihinin milliyetçi bir açıdan mitoslaştırılması ve kutsanması, otoriter bir rejim talebi, parti çevresinde örgütlenmiş özellikle gençlerden oluşan grupların özellikle 1980 darbesi öncesinde sıklıkla karşıtlarına yönelik şiddete varan politik eylemleri, dinsel, etnik, cinsel ya da politik azınlıklara karşı saldırganlık (Maraş katliamı, sivas katliamı, Fatsa olayları vb.) özellikleri nedeniyle ülkücü hareketlerin Avrupa faşist partileriyle ortaklığı sıklıkla vurgulanmıştır.

– Bununla birlikte daha çok MHP ve BBP çevresinde örgütlenen ülkücü yazarlar ve politikacılar hiçbir zaman faşist olduklarını ileri sürmedikleri gibi, her zaman demokrasiye bağlı olduklarını, faşizme karşı olduklarını ve savundukları çizginin Kemalist milliyetçiliğin tek doğru yorumu olduğunu savunmuşlardır.Ancak Alparslan Türkeş’in “faşist devlet kurmak ile” yargılanması , her MHP kongresi öncesi Alparslan Türkeş hakkında adayların “Eğer o faşist ise,biz de faşistiz” demesi,MHP’nin bu düşünceyi reddetmediğini gösteriyor.Ancak ülkücü yemininde ise “her türlü faşizme” karşı oldukları belirtiliyor.Burada faşizm kelimesi büyük ihtimalle “İtalyan ya da Alman tipi yönetime karşıtlık” olarak görülmekte,Türk-İslam sentezinin bu yönetim türlerinden daha üstün olduğu iddia edilmektedir.
Faşizme yönelik tanımlamalar ve teoriler

Faşizmin tanımlamasına yönelik çalışmalar genellikle faşizmi ortaya çıkartan ekonomik ve toplumsal koşulların belirlenmesi ve faşizmin iktidara geldiği ülkelerde işçi hareketinin ezilmesinin nedenlerin saptanması üzerinde durur.

Faşizmi ele alan Marksist yazarlardan Troçki, faşizmi geç dönem kapitalizmin yapısal bunalımıyla ilişkilendirir ve tekelci sermayenin toplumun bütününü totaliter bir tarzda örgütleme çabasına dayandırır. Ona göre faşist kitle hareketleri toplumsal temellerini küçük burjuvazide ve orta sınıflarda bulur.

Otto Bauer de faşizmin yükselişiyle ilgili üç nedenden bahseder:
[list]
* I. Dünya Savaşı’nın bir çok insanı burjuva toplumsal hayattan dışlaması, daha alt sınıflara düşmesi ve bu unsurların daha sonra faşist milislerin tabanını oluşturmaları.

* Savaş sonrası yaşanan ekonomik bunalım orta sınıfların alt kesimini ve köylüleri aşırı derecede yoksullaştırmış ve bu unsurlar burjuva partileri terk ederek faşist partilere yönelmiştir.

* Ekonomik bunalım sonucu kapitalist sınıfın kârlarının düşmesi sömürü düzeyinin yükseltilmesini, bu da işçi sınıfının direncinin kırılmasını gerektirmişti.
[/list]
Başta Clara Zetkin olmak üzere Komintern’e yakın yazarlar faşizmi sermayenin terörist egemenlik biçimi olarak tanımlarlar. Georgi Dimitrov’un Komintern’in 7. Kongresi’nde resmi olarak kabul edilen tarifinde de faşizm finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü olarak tanımlanır.

August Thalheimer de faşizmi Bonapartizm’le karşılaştırır. Aynı III. Napoléon’un ve lumpenproleter taraftarlarının 1848 Şubat Devrimi’nden sonra iktidara gelişinde olduğu gibi, faşizmin de bir aşağı sınıfa düşmüş ya da düşme tehlikesi bulunan taraftarlarıyla sınıf savaşımındaki bir eşitlik durumunda burjuvaziden görece bağımsız olarak iktidara geldiğini ama nesnel olarak burjuvazinin çıkarlarını temsil ettiğini ve devrimi engellemeye çalıştığını ileri sürer. Thalheimer faşizmi burjuvazinin kendisi de dahil olmak üzere kitlelerin büyük burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin toplumsal egemenliğinin hüküm sürdüğü faşist devlet iktidarı altına alınması olarak tanımlar.

Freud’un ilk kuşak öğrencilerinden ve Erich Fromm’un hocası Wilhelm Reich faşizme psikolojik bir açıklama getirirken Marxist yorumun salt sınıfsal bakışaçısını şiddetle reddeder. Reich’a göre komünist bir devrimin tüm sınıfsal koşullarının ortaya çıktığı Almanya’da kitlenin tepkisinin yönünün komünist devrime değil de faşist partilere akması özellikle sorgulanması gereken bir çelişkidir. Wilhelm Reich’a göre faşizm yeni bir toplumsal olgudur ve salt sınıfsal-ekonomik-altyapısal faktörlerle anlaşılamaz. Wilhelm Reich faşizmin izlerini, Alman Faşizminin üzerine çok vurgu yaptığı ailede bulur.Aile cinselliğin, kadının ve çocukların baskılanması demektir.Cinsellik önemli bir üretici güç olduğundan onun faşist tahakküm altına alınışı,öğrenilmiş erkekliğin tırmandırılarak teşvik edilişi ve militarist söylemlerinde sıkça erkek yücelten öğelere bakıldığında faşizmin önce cinselliğin düzenlenişi üzerinde baskı yaptığı anlaşılacaktır. Reich’a göre komünistlerin başarısızlığının sebebi politikada yani uygulamadadır. Faşistlerin “komünizm eşlerinizi ortak mülkiyete açmak demektir.” “komünistler son mal mülkünüze kadar sizi kamulaştırır” türü korkulara seslenen propagandalarında başarıya ulaştıklarını yine Reich aktarır. Reich’a göre kitleler özünde iyi olsalar da 6000 yıllık devlet deneyimleri sonunda emir almaya alışmışlardır. Özgürlükten korkan, köleliğe hızla koşan kitlelerin önce özgürlükle yeniden tanışmaları gerekmektedir. Faşizm özel bir hükümet biçimi değil, kitle psikolojisinin tarih içerisinde ortaya çıkan özel bir halidir.

Franz Neumann Nazi Almanyası’nı değerlendirirken, tekelci sistemde totaliter nitelikli politik bir iktidar olmadan kârların korunamayacağını, bunun da nazizmin ayırıcı özelliği olduğunu belirtiyordu. Daha sonra Neumann faşizmi buyrukçu ekonomi ya da totaliter tekelci kapitalizm olarak tanımlamıştı. Neumann’a göre Almanya’da nazizmin yükselmesi sermayenin tekelleşmeyle sonuçlanan merkezileşme ve yoğunlaşma sürecinin ilerlemiş olmasıyla ilişkilendiriyordu.

Friedrich Pollock’sa tekelci kapitalizmden bahsederken aynı zamanda devletin müdahaleciliği üzerinde duruyor ve faşizmi devlet kapitalizmi olarak tanımlıyordu.

Adorno ve Horkheimer 1945’ten sonra faşizmin psikolojik kaynaklarını otoriter kişilik kavramı ile ilişki içinde açıklamaya çalıştılar.

Daha sonraki araştırmacılar faşizmi tekelci kapitalizm, ekonomik bunalım ve orta sınıfların tehdit altında bulunmasıyla ilgili olarak açıklamaya çalışmışlardır.

Nicos Poulantzas daha çok III. Enternasyonal’in politikaları doğrultusunda İtalyan ve Alman komünist partilerinin faşizm karşısındaki tutumlarının eleştirisini ön plana çıkartırken, Bonapartizm, askeri rejimler ve kural dışı kapitalist devletin başka biçimleri karşısında faşizmin ayrılığını değerlendirir.

Tim Mason da Hitler ve antisemitizmin rolüne dikkat çekerek nazizmin kendine özgü olduğundan bahseder. Ona göre faşizmi ortaya çıkartan koşullar bütün gelişmiş kapitalist ülkelerde bulunmasına karşın, faşizmi iktidara taşıyan özellikler özel ulusal koşullara ve tarihsel geleneklere bağlı olabilir.

Ayrıca üzerinde durulan başka bir nokta da, işsizliğin özel etkisidir. İşsizliğin artışının işçi sınıfı hareketi yerine sağ radikalizmin kuvvetlenmesine ön ayak olduğu üzerinde durulmaktadır.

Robert O. Paxton faşizmi tanımlarken topluluğun yenilgi, küçük düşme ve kurban rolüyle saplantılı meşguliyeti ve bunları birlik, güç ve arılık kültleriyle giderme çabasıyla ilişkilendirir.

Ernst Nolte de faşizmi anti-marksizm olarak tanımlar. Nolte’ye göre faşizm 1917-1945 arasıyla karakterizedir. Bu dönemde Sovyetler Birliği’ni ve onun dünya devrimi talebini faşist araçlarla karşılamak gereği doğmuştur. Nolte 20. yüzyıl Avrupası’ndaki herhangi bir antikomünist diktatörlüğün amaçladığı ve gerçekleştirdiği her şeyi faşizm kavramı altında toplar.

Faşizan kavramı

Faşizan olarak faşizmle ilişkili ya da faşizme benzeyen ama yumuşatılmış bir biçimi ifade eden tutumlar kastedilir. Bazen bir politik sistemin ya da ideolojinin tekil bileşenleri faşizan olarak değerlendirilir. Böylece sözkonusu sistemin ya da ideolojinin faşizan eğilimlerinden bahsedilir.

Kavram daha çok polemik amaçlı, karşıtın otoriter davranışını suçlamaya yönelik kullanılır.
Kaynak:Vikipedi