Tuz: Yaşamın doğal kaynağı!

Son yıllarda bir beyaz düşmanlığıdır gidiyor. Kimi aklı evveller “3 beyazdan sakının” derken karşı cephe “hayır hayır 3 beyazdan değil Prof Beyaz’dan sakının” diyor. Mizah bir yana undan değil ama beyazlatılmış undan sakınmalı ama tuzsuz ve şekersiz bir yaşam mümkün mü? Bedenimizde tuz olmasaydı hiçbir şeyi düşünemeyeceğimizi biliyor muydunuz?

Yaşamın kaynağı su ve tuz

“SU”ve”TUZ” ÜSTÜNE BİRKAÇ KİTAP ÖZETİ

New York’da yaşayan İranlı doktor Fereydoon Batmanghelidj‘nin “Su” ve “Hasta değil susuzsunuz” kitapları, Almanya’da yaşayan Yücel Aydemir‘in “Yaşamın gizemi su ve tuz” adlı araştırması, Japon bilim adamı Masura Emeto‘nun “Suyun bilinmeyen gücü” ,Emine Gürsoy / Mesut Şen‘in Marmara Üniversitesi’nin 19–21 Nisan 2001 tarihinde sempozyumda sunulan bildirileri derlediği “Tuz kitabı”, Mark Kurlansky‘nin “İnsanlığın Tuzlu tarihi” ve bunlardan yola çıkarak derlenmiş Nurettin Yılmaz‘ın yazısı ve internette dolaşan kaynağını belirleyemediğim “Sodyumun Nefreti” adlı deneme, ayrıca çeşitli tuz, kimya ve biyografik internet sayfaları, François Delamare / Bernard Guineau‘nun “Les materiaux de la couleur” adlı teknik kitapları bu makalenin esasını oluşturmaktadır.

YAŞAMIN KAYNAĞI SU VE TUZ

Dünya ve insan vücudunun % 70′ i sudur; bu suyun %3’ü tuzdur. Aynı yaklaşık oranlar hücre için de geçerlidir; hücrenin yapısında % 75 oranında tuzlu su vardır. İnsanoğlu binlerce yıl suyu, tuzu kutsamış çoğu zamanda tedavi amaçlı kullanmıştır.

Tuzun tarihi araştırıldığında 14.000 farklı kullanım alanı olduğu, medeniyetler arasında tuz savaşları yapıldığı, tuza hakim toplumların gelişip zenginleştiğini görülür.
20.yüzyıldan önce kavram olarak çeşitli medeniyetlerde “tuz” farklı şekilde ele alınmıştır.

BEDENİMİZDE TUZ OLMASAYDI HİÇBİR ŞEYİ DÜŞÜNEMEYECEĞİMİZİ BİLİYOR MUYDUNUZ?

Bütün düşüncelerimiz biyolojik olarak su ve tuz üstünde oluşmaktadır. Yani vücuttaki hard diskin ana materyali silikon değil, su ve tuz ikilisidir. Biofiziksel olarak baktığımızda tuz, tüm enformasyonu alabilir ve biokimyasal olarak da tüm bedenimizi dengede tutan elektrolit dengemizi korur. Son yüzyılda endüstri ve kimyanın gelişimiyle görsel anlamda standartlar yüksek görünse de duygusal ve fiziksel anlamda insanın yaşam kalitesinde bozukluklar ortaya çıktığı bir gerçektir. Bunun nedeni vücuttaki su ve tuz dengesinin bozulmasıdır. Peki, bozulan bu dengede “tuz”un yeri nerdedir.

Geçtiğimiz günlerde “Dünya Hipertansiyon Günü” dolayısıyla düzenlenen basın toplantısında konuşan Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) Başkanı Prof. Dr. Çetin Erol, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü nedeniyle bu yıl da çeşitli etkinlikler gerçekleştireceklerini belirterek, hipertansiyonun çok ciddi bir toplumsal sağlık problemi olduğunu söylüyor.

Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) Başkanı Prof. Dr. Çetin Erol, dünyada yılda 7 milyon kişinin hipertansiyona bağlı kalp ve damar hastalıklarından dolayı öldüğünü belirterek, “Eğer tuz kısıtlaması yaparsanız, şu an için kullanılan tuz miktarı yarı yarıya indirilirse 2,5 milyon insan kurtulabilir” diyor. Aynı bakış açısına tüm tıp dünyasında rastlayabiliriz. Tuz, tıp dünyası için ciddi sorundur.

Cumhuriyet gazetesi‘nin eki Bilim teknoloji dergisi’nin 27 Şubat 2009 tarihli, sayısında Prof Dr. Sunay Sandıkçı‘nın “Hipertansiyon; yüzyılın epidemisi” adlı yazısında “Türk halkının tuz tüketiminin fazla olduğu göz önüne alındığında tuzun azaltılması özellikle önemlidir” demektedir.

Peki, “tuz” bütün hastalıkların anasıdır da “tuz” neden binlerce yıldır tedavi amaçlı kullanılmıştır. Çünkü insanoğlunun asırlardır kullandığı, asker maaşlarının ödendiği, uğruna savaşlar yapıldığı tuz ile günümüzde kullanılan tuz aynı değildir.

DÜNYA VE KAVRAMLAR DEĞİŞİYOR

1600’lü yıllar dünya tarihinde, yaşam şekli olarak günümüzü hazırlayan zaman dilimidir.
Teknolojik olduğu kadar sosyal, siyasi ve düşünsel uygarlığımızın oluşması esas itibariyle 17.yüzyılda başlar. İngiltere’de monarşiye karşı bir sivil itaatsizlik hareketi olarak çıkan Oliver Cromweel‘in başkaldırısı 1649’da kral 1.Charles‘ın idamıyla son bulur. Feodal toprak egemenlerinin ve saray aristokrasisinin kaybettiği erk’in yerini, tezgâhlarda ilk toplu üretimi gerçekleştiren ve ürününü denizlere açılarak ticaretini uluslararası zemine taşıyan sermaye gruplarının temsilcileri almaya başlar. Kar ve artı değer sarmalında ihtiyaçları organize eden ve üretimden para biriktiren bu sınıfın adı burjuvazidir.

Ortaçağın değirmenlerinin su ve rüzgâr enerjisiyle gerçekleştirdikleri üretimin yerini, çıkrıktan çevrilmiş üzerinde üç dört işçinin toplu olarak çalıştıkları tezgâhlar alır. İlk kol emekçisi, üreteni satanı, işçisi ve patronu aynı kişi ve çocuklarıdır. Üretimin talebi karşılayamadığı zaman işçiye ve teknolojik gelişmeye ihtiyaç duyulur. İngiltere’de ilk fabrikanın açılma tarihi 1702’dir. Lombe kardeşlerin River Derwent‘de bir bataklık adada üç dört dokuma tezgâhından ve on kadar işçiden oluşan fabrikaları bir ilk’dir. Gerçi 1722 yılında 29 yaşında ölen bu ilk İngiliz fabrikatörü Jhon Lombe‘nin fabrikayı açmadan önce, İtalya’da teknolojik hırsızlık dolayısıyla cezaya çarptırıldığı ve kaçtığı bilinmektedir. Bu dönemler akademik bilginin el yordamıyla inşa edildiği yıllardır.
Pratikden gelen köylü ustalarla, mekanik kanattan teknisyenlerin işbirliği olan Lombe kardeşlerin fabrikası zamanı için bir mühendislik harikasıdır.

Derwent nehri üstündeki bu adacık, büyük sanayinin doğduğu, hem patron hem de fabrika işçisinin yani “proleter”in dünya tarihinde ilk boy gösterdiği tarihin başlangıç noktasıdır.

17.YÜZYILDAKİ GELİŞMELER ÜRETİM VE TİCARETE ENGEL OLUŞTURAN TÜM DÜŞÜNCE SİSTEMİNİ SORGULUYOR

Metaformoz, yalnız üretim ve ticarette yaşanmıyordu. Dönemin gereği “akıl” ve bilgi”ye ihtiyaç vardı. Felsefi bir özne olarak “birey”, Tanrı, akıl, töre hesaplaşmasıyla sosyolojik haritada yerini alıyordu.

Karl Marx/Friedrich Engels,“Alman ideolojisi” adlı kitaplarında Hegel ardılı Feuerbach’ı eleştirirken aslında eski üretim ilişkilerinin katolizörü olarak din ve aklı sorguluyorlardı. Maddi gelişmenin akılcı evrimini tamamlamasında bir paradigma olan diyalektik materyalizmin bu iki ustası, ortak kitaplarında: “insanlar şimdiye kadar, kendileri hakkında ne oldukları, ya da ne olmaları gerektiği hakkında her zaman yanlış fikirlere sahip olmuşlardır.

Dönem itibariyle insanoğlu, eski üretim ilişkilerini ve hurafelerini tarihin karanlığına terk etmek istiyordu. Görünüp seçilen, ölçülüp yeniden yaratılan ve ürüne tevil edilen maddi ve manevi bir yasa zorunluydu. Ortak maddi kriterlerin oluşturduğu “gerçek” ve neden sonuç ilişkisinin terazisinde yaratılan bir “akıl”a doğru dünya hızla yol almaktaydı. Dünyanın ölçülebilir ve denetlenebilir standartlarda uygar pazar olması, kolektif bir araştırma ve ortak bir hafıza ile mümkün olabilirdi.

TEKNOLOJİK BİR ZORUNLULUK OLARAK TUZ’UN YENİDEN YARATILMASI

1702’de İngiltere’de ilk seri imalat, talebi yaygın olan kumaş ve ipek dokumadır. Ne ki, fabrikanın kesintisiz çalışması için gelen hammaddelerde bir dizi iyileştirme, imalata uygunluk işlemi gerekiyordu. Üretimin dünya kumaş talebini karşılaması için pigment, boyama, yardımcı kimyasallar ve beyazlatıcılar konusunda engelleri aşmak için laboratuarlara ve buluşlara ihtiyaç vardı.

Sir Humprey Davy, İngiliz Kraliyet Araştırma Enstitüsü başındaki ünlü kimyacıdır.
Dönem, İngiltere’nin denizlere açıldığı, sömürgelerin oluşturulduğu, Hindistan ve Mısır’daki pamuk üretiminin Kraliçe’nin yeni yetme kapitalistlerinin ihtiyacını karşılamak üzere yenidünya düzeninin haritalarının çizildiği dönemdir. İlk fabrikatör Jhon Lombe,1722 yılında ölür.1723’de ise iktisat ilminin kurucusu Adam Smith doğar. Smith’in “Ulusların Zenginliği” kitabı ise 1776’da yayınlanır. İngiltere’nin tekstildeki hâkimiyeti, Fransızların pigment sanayi inde büyük buluşlarıyla organik kimyanın ilk adımlarını atarak taçlanır.

21 Temmuz 1798’de Fransız kuvvetleri Kahire’yi, daha sonrada Osmanlı hâkimiyetini intikaya uğratarak tüm Mısır’ı işgal eder. Dünyanın en büyük pamuk tarlalarında artık Napolyon’un bayrağı dalgalanmaktadır.

İngilizlerin öncülük ettiği fabrikalaşma ve sanayileşme hareketi başta Fransa, Almanya, Hollanda olmak üzere tüm batı Avrupa’da peşi sıra büyük adımları hızlandırdı. Bitki, biyoloji, kimya tekstilin ayrılmaz cüzüydü. Yün boyama işlemi sırasında boyanın yüne tutunmasını sağlayan kimyasal şaptır.1650’lerde Türklerin fetihleri orta Avrupa ve adalardaki çeşitli şap madenlerinin işletilmesini engelledi. Kios Maona‘sı ağırlaşan vergi yüküyle kapanır, Türkler vergiyi alamayınca işletmeyi devralırlar.

Batı’daki yün sanayi büyük şap sıkıntısı çekmektedir. Gerçi 1462 yılında Türklerin ele geçirmedikleri İtalya topraklarında Civitavecchia‘da zengin Tolfa madenleri keşfedilir. Papa 2.Pius maden yataklarının işletmesini destekler ve Hıristiyan şapınına karşı, Türk şapı alımını yasaklar. Papalık 17.yüzyıl sonuna dek Hıristiyan Avrupa’nın yalnızca “Roma Şapı” almasını sağlar.

Tolfa maden işletmesi papalık tarafından kiraya verilmiştir. Bu maden ve şap satışının tekeli Florensalı ve Cenovalı mali kuruluşlar arasında büyük çekişmelere yol açar. Bu ticaretten kendilerine çok büyük karlar sağlayanlar arasında Medici ailesinin özel bir yeri vardır. İtalya’daki sanayileşme hareketlerini başlatan Medici ve Agostino Chigi aileleridir. İngiltere’deki ilk fabrikayı kuran Jhon Lombe’nin 1700 yılında İtalya’dan dişli çark sistemine geçmiş ipek değirmenlerinin işleyişi hakkında teknoloji hırsızlığından mahkûm olduğunu bir kere daha hatırlamakta fayda var. Sanayi casusluğu tüm Avrupa’da çok yaygındır ve ağır cezaları vardır. Buna rağmen akıl almaz yöntemler uygulanmaktadır. Adam Biro‘nun Paris’de 1989 yılında bulup yayınladığı 1809 tarihli bir belgede şunlar anlatılmaktadır.”sanayici Oberkampf, yöntemlerini geliştirme isteği ile rakiplerinin boyama tekniklerinin ayrıntılarını öğrenmek için yeğenlerini Glascow’a yollar.

İngiltere’yle Fransa’nın giriştiği ekonomik savaş bağlamında, mektuplar ve teknik belgeler sınırdan nasıl geçirilecektir. Bunun için dâhiyane bir çözüm bulunur. Keşfettiğimiz ürünleri gümrük ve polis tehlikesinden, saygınlığımızı lekeleyebilecek her şeyden kurtarmak için gerekli her şey kırmızı boya ile renklendirilmiş bir şap eriğiyle pamuklu kumaş üstüne yazılmış ya da çizilmişti. Sirkeye batırıldığında bütünüyle kayboluyordu. Kumaş parçası gideceği yere vardığında, onu kökboyasına batırıyorlardı ve yazı aynen okunaklı hale geliyordu.” Tuz, şap ve kökboyasını akışkan kılan temel kimyasaldı. Fakat bazı temel sorunlar vardı.

TEKSTİL SANAYİNİN ANA HAMMADDESİ OLARAK TUZ

1791’de Berthollet,”kumaş boyama sanatı elementleri”kitabını yayımlar. Papa’nın işlettiği doğal şap yataklarına karşı İngiliz ve Fransızlar yapay şapı geliştirirler. Chaptal,1781’de Montpellier’de yapay şap fabrikasını kurar. Laboratuar çalışmalarıyla doğal şaptaki demir oranının yüksekliği rengi kuvvetlendirdiği fark edilir. Boyalara kitre eklenmesi ise parlaklığı ve kumaş üstündeki tutunmayı artırır. Piyasanın en çok eksikliğini duyduğu renk sarıdır.17.yüzyılda İtalyanlar, Napoli sarısı olarak adlandırılan kurşun antimonyat sarısı üretimine fabrika ortamında başlarlar.

Vezüv’ün yamaçlarından toplanan antimonlu potasyum kurşun ve deniz suyu karışımının potada eritilmesiyle seri üretim başlar.1742’de Kobalt,1774’de Azot Mangenez,1774’de Klor,1781’de Tungsten bulunur. Tekstil sanayinde beyazlatıcı olarak kullanılan çamaşır suyu 1777’de manifaktüre büyük kolaylık getirir.

İngiltere’nin ilk ihraç ettiği sanayi ürünü olan kumaş/dokumaların beyazlatılması, boyamadan önceki işlem olarak hayati önem taşıyordu. Çünkü “saf” beyaz olmayan kumaşlarda boyama işleminde nitelikli renk elde edilemiyordu. MÖ. 3000’lerden beri çamaşırlar, ağaç/odun külleriyle ovalanarak temizlenirdi. M.S 1200’lerde Hollandalı’lar Avrupa’nın çamaşır beyazlatıcı uzmanı oldular. Sır olarak kendi tekellerinde tuttukları bilgi, ekşimiş sütü külün içine karıştırmaktı. Fakat bu işlem için 8 hafta bekleme süresine ihtiyaç vardı. 1756’da Edinburglu bilim adamı Francis Home, ekşimiş süt/kül yerine laboratuar ortamında geliştirdiği sülfürik asidi beyazlatma işlerinde kullanabileceğini buldu. Gerçi süt/kül doğal ve zararsızdı; sülfürik asitle kumaşın elbiseye dönüşüp giyilmesiyle kansorejen madde olarak insan teninden emiliyordu. Ama bu dönemlerdeki buluşlar,”her şey piyasa taleplerini karşılamak” modernite ve ilerleme anlayışının günümüzde de devam eden bir zorunluluk/tercihin sonucuydu.

Yazımızın ana konusunu oluşturan “tuz”‘da işte tam bu sırada İngiliz Kraliyet Akademiz, Araştırma Enstitüsü’nün gündemindeydi. Enstitü’nün başında dönemin ünlü kimyacısı Sir Humphery Davy vardır.1778 Cornwall doğumlu Davy’nin babası orta sınıfa mensup bir arazi sahibidir. Davy, orta dereceli üniversite hazırlık okulunu bitirince Truro’da öğrenim görmeye başlar. Babasının ölümünden sonra, 1795 yılında bir cerrahın yanına çırak olarak girer ve kendisini tıp alanında yetiştirmeye başlar.1797 yılından sonra ise bilimsel çalışmalara ağırlık verir. Ünlü İngiliz Royal Society’da başkanlık yapacak olan Davies Giddy, Humphry Davy’e kendi kütüphanesini açar. İyi donatılmış olan bir kimya laboratuarında çalışmasını sağlar. Davy buradaki çalışmalarında ısının, ışığın ve elektriğin yapısı ile ilgili kendine ait görüşler geliştirir.

1800’lü yılların başında İngiltere’de güldürücü gaz olarak bilinen diazot monoksit kullanımı oldukça yaygındır. İnsanlar, son derece keyifli bir sarhoşluk duygusu veren bu gazı solumak için fırsat kollar. Ne ki, her şeye rağmen 50 yıl boyunca özellikle gençler, uyuşturucu olarak diazot monoksit kullanır. Bu gaz ancak 1846 yılından sonra anestezik olarak kullanılmaya başlar. İşte diazot monoksit gazının neşe veren sarhoşluğuna kendini kaptıranlardan birisi de Humphry Davy olur. Bir bilim adamı olarak Davy, aynı zamanda kendi üstünde sınayarak bu gazın herhangi bir hastalığa neden olup olmadığını öğrenmeye çalışır.

Humphry Davy,1798 yılında Clifton’daki Pnömatik Enstitüsü’nde gazların tedavi amacıyla kullanımını araştırmak gayesi ile kurulan kimya bölümünün yöneticiliğine getirildi. Olağanüstü bir konuşmacı özelliği vardı. Deney çalışmaları üretkendi. Amonyak ile azotun asit ve oksit bileşiklerinin bileşimini inceledi. Bilim ve edebiyat çevresindeki dostlarını, diazot monoksitin solunum etkilerini bilim dünyasına açıklamaları için ikna etti. Bu arada hidrojen ve karbon monoksitten oluşan ve çoğu kez yakıt olarak ta kullanılan su gazını deneme amacıyla solurken neredeyse yaşamını yitiriyordu.
1800 yılında ‘Kimyasal ve Felsefi Araştırmalar’ başlığı ile yayınladığı çalışmaları ününü arttırdı. Aynı yıl Londra’da kurulmuş olan Kraliyet Enstitüsü’nde kimya dersleri vermeye başladı.

Humphry Davy’in özenle hazırlayıp verdiği dersler ilgiyle izleniyordu.1802 yılında kimya profesörü oldu. Görevlerinden birisi sepileme yani tabaklama konusunda araştırma yapmaktı.

Kısa sürede tropik bir bitkiden elde edilen bir maddenin meşe özleri kadar etkili olduğunu üstelik daha ucuza mal edildiğini buldu. Bu konuda yazdığı makale uzun yıllar sepicilerin rehberi olarak kaldı. 1803 yılında Royal Society üyeliğine seçildi. Dublin’de bulunan bir tarım kuruluşu için her yıl bir konferans dizisi başlattı. Bu konuşmalarından derlediği eserini 1813 yılında ‘Tarım Kimyasının Öğeleri’ başlığında yayınladı. Bu yapıt yıllarca bu alandaki tek kaynak olarak kaldı. 1805 yılında Volta pilleri, sepileme ve mineral çözümlemeleri üzerine yaptığı çalışmalarla Copley Madalyası aldı. Humphry Davy,1800’lerin başında basit elektroliz kaplarıyla deneyler yapmış, bu kaplarda oluşan elektriğin, kimyasal tepkimelerin etkisiyle oluştuğunu ve kimyasal birleşmenin zıt yüklü maddeler arasında gerçekleştiğini anlamıştı. Bu bulgusundan hareket ederek, elektrik akımlarının kimyasal bileşiklerle etkileşime girme süreci olan elektrolizin, tüm maddeleri bileşenlerine ayırmanın en etkili yolu olacağını düşündü. Bu görüşlerini 1806 yılında bilim dünyasına duyurdu. O yıllarda İngiltere ile Fransa savaşı olmasına rağmen Fransız Enstitüsü’nün Napolyon Ödülü’nü aldı.

1807 yılında sodyum ile potasyumu,1808 yılında toprak alkali metallerini bileşiklerinden ayırmayı başardı. Boraksı potasyumla ısıtarak bor elementini, hidrojen tellürü ve fosfini buldu. Humphry Davy Kraliyet Enstitüsü’ndeki görevine başladığından kısa bir süre sonra ayrıca magnezyum, kalsiyum, stronsiyum ve alüminyum gibi elementleri de keşfetmişti. Keşfettiği element sayısı 12 tanedir ve o zamanlar bilinen element toplamının beşte birini oluşturur. Alüminyum, Amerika’da aluminum, İngiltere’de aluminium olarak yazılır. Bu yazım farklılığını Humphry Davy yaratmıştır. 1808 yılında bu elementi ilk kez izole ettiğinde ona alumium adını verdi. 4 yıl sonra fikrini değiştirdi ve aluminum dedi. Bu yeni terim Amerika’da kabul edildi. Ancak birçok İngiliz bilimci sodium, calcium ve strontium terimlerindeki ‘ium’ kalıbını bozduğu gerekçesi ile aluminum’u kabul etmedi. Bir sesli harf ve bir hece ekleyerek aluminium haline getirdiler.

Humphry Davy,1811 yılında klorun, sudan oksijen açığa çıkartma yoluyla ağartıcı etkisini keşfetti. Ama bu elementin yapısına ilişkin görüşleri kabul görmedi. Aslında klorun kimyasal bir element olduğunun farkına varamamıştı. Bu nedenle oksijenli bileşik sandığı bu maddeden oksijen açığa çıkarmaya yönelik deneyleri başarılı olmadı.

1812 yılında sir ünvanı aldıktan sonra Kraliyet Enstitüsü’ndeki görevinden ayrıldı. Kültür ve edebiyat dünyasının tanınmış kişilerinden olan zengin ve dul bayan Jane Apreece ile evlendi. Yaşamının sonuna kadar onursal profesör olarak kalacağı Kraliyet Enstitüsü’ndeki önemli bir girişimi, Michael Faraday’ı bilim dünyasına tanıtmak oldu. Faraday 1813 yılında kurumun laboratuar asistanı oldu ve karı-koca Davy’lerin 1813–1815 Avrupa gezisine katıldı.

Humphry Davy, Fransa’da birçok bilim adamı ile tanıştı. Yanında küçük ve portatif bir laboratuar taşıyordu. Daha sonra tuz’u inceledi. Minerallerinden ayırıştırdı, sodyum klorürü kaboratuvar ortamında yarattı, çıkan eriğe NaCl adını verdi. Doğal tuz rafine edilmiş, sonunda sanayi tuz’u olarak yeniden yaratılmıştı. Dokuma, kumaş sanayini bir zorunluluğu olarak Na CI, yani minerallerinden ayrıştırılmış iyot ve florla katkılandırılmış, rafine edilmiş sanayi tuz’u, tüm tekstil kimyasallarının çözücü ve sulandırıcısı olarak üretime fabrikasyon ortamda parlaklık, dayanıklılık ve hız kazandırmıştı. Daha sonraki aşamalarda bilinen çeşitli pigmentleri araştırdı ve elmasın bir karbon türü olduğunu kanıtladı.

İngiltere’ye döndükten sonra hava ile metan gazı karışımlarının hangi koşullar altında patladığını araştırdı. Madencilerin kullandığı güvenlik lambasını da icat etti. Bu başarıları sonucunda Royal Society’nin altın ve gümüş Rumford madalyaları, maden sahiplerinin hizmet plaketi ile ödüllendirildi.1818 yılında kendisine baronet unvanı verildikten sonra İtalya’ya giderek yanardağ etkinliklerini inceledi.

1820 yılında Royal Society’nin başkanlığına seçildi ve bu görevini 7 yıl sürdürdü.
Humphry Davy, Zooloji Derneği’nin kurulması ve hayvanat bahçeleri açılması gibi konulara da araştırıcılara yardımcı oldu.1823 yılından sonra elektrik etkisiyle ortaya çıkan magnetik olgulara eğildi. Ayrıca gemilerdeki bakır malzemeler ile tuzlu suyun ilişkisini inceledi. Elektrokimya konusundaki son görüşlerini bir konferansta açıkladıktan sonra Royal Society’nin Kraliyet Madalyası ile ödüllendirildi. Sağlığı gittikçe bozuluyordu.1827 yılında Avrupa’da geziye çıktı. Çalışmayı bırakmasına rağmen balıkçılık üzerine bir kitap yazdı. Bu kitapta kendi çizimlerini kabartmalarla göstermişti.1829 yılında İtalya’ya yerleşti. Yarı felçli olarak yaşadığı son aylarında ‘Yolculukla Avunma ya da Bir Düşünürün Son Günleri’ adlı yaşam öyküsünü yazdı. Aynı yıl içinde öldü.

‘Sir Humphry Davy, 1802’de İngiliz Kraliyet Akademisi’ne ampulü tanıttı. Bu icat, 75 yıl sonra Thomas Edison tarafından pratik hayata uygun hale getirildi.’

Sodyumun Nefreti

“Doğal tuz ile Rafine tuz arasındaki farklara baktığımızda aslında, aklımıza takılan birçok sorunun cevabı ortaya çıkıyor”. Mark Kurlansky’ın İnsanlığın Tuzlu Tarihi kitabında ‘Sodyumun Nefreti’ bölümünde, 1875 – 1956 arasında yaşamış Britanyalı yazar Edmund Clerihew Bentley tarafından taşlama olarak kaleme alınan dörtlük dikkat çekici: “Sir Humprey Davy- Mide bulandırıcı adam, döndü köşeyi- Keşfedince Sodyumu- nefret kapladı toplumu” Sir Humprey Davy, kendini yetiştirmiş bir kimyacı.1807’de dünyada en sık rastlanan yedinci element olan sodyum dahil bir dizi elementi ilk kez elektroliz yoluyla ayrıştıran bilim adamı, yani Sodyumun babası. Bugünkü modern tıp, tuzsuz beslenmemizi öneriyor. Bildirilen tuz rafine edilmiş NaCl; kimyasal adıyla sodyum klorür. Yani kolay üretimi nedeniyle laboratuarda el çabukluğuyla doğal tuzla değiştirilen Sir’in icadı. Bu, sofralarda tüketilen beyaz ve ince tuz, bir başka deyişle boya, deri ve tekstil sanayinin ana girdilerinden temel kimyasal katkı maddesi, yani sanayi tuzu. Tıbbın söylediği gerçekte bu. Evet, bu tuzdan yani rafine edilmiş ‘sodyum klorür’den mümkün olduğunca az almalıyız; çünkü zehirdir.

Ama kaçınılmazdır ki, günlük yediğimiz rafine gıdalardan bu zehiri istemeyerek günde 12 gr. kadar ihtiyacdan veya tad olarak “tuz” zannederek alırız. Tuz tadıyla kandırılan beden, hücre suyunu nötralize etmek için diğer organlardan belirli miktarda su çeker. Tuzun fazlası ise çeşitli hastalıkların yanı sıra ödem oluşumuna sebep olur.

Hazır gıdalarda tuzla kullanılan kimyasallar, ödem ve organlarda metaformoza neden olur. Su dokuları, inorganik cüruflar için mükemmel bir çöplük olarak hizmet eder. Atıklar önce yığılmaya sonra hücrede, hücrelerin su kanallarında (aquaporine)tıkanmaya, birikmeye neden olurlar. Vücuttan atılmayan bu cüruflar, toksinleri oluşturur. Toksinleri ancak bol su ile dışarı atmak mümkündür. Burada suyun önemi bir kere daha ortaya çıkar. Su tüketmeyip, su gibi sıvılar tüketildiğinde vucud, protein rezervlerini kullanarak bu cürufu nötrleştirmeye çalışır. Kemik ve eklemlerde tutunan bu atıklar eklem iltihaplarına, kemik romatizmalarına, kireçlenmelere neden olur. Sonuçta birdenbire ağırlaştıkça ağırlaşırız, tıkanırız, aksamaya başlarız.

TIP DÜNYASI KAMPANYALARLA, SPONSORLARLA TUZ VE HİPERTANSİYONLA MÜCADELE EDİYOR

Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) tüm çalışmalarıyla kalp ve damar hastalıklarının önlenebilir olduğuna dikkat çekmeye çalışıyor.

Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) tarafından ‘Kalbini Sev Kırmızı Giy’ kampanyası kapsamında, tüm Türkiye’ye “Kalbini Sev” çağrısı yapılıyor, sağlıklı yaşama doğru atılmış bir adımın simgesi olarak, başta Dünya Kalp Günü’nde olmak üzere, herkes kırmızı giymeye davet ediliyor.

Türkiye’de her 2,5 dakikada bir kişinin kalp-damar hastalıkları nedeniyle hayatını kaybettiği ifade edilen kampanyayı tanıtmak için Ceylan Intercontinental’da düzenlenen basın toplantısına TKD Başkanı Prof. Dr. Çetin Erol, TKD Gelecek Başkanı ve Bilim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Oktay Ergene, TKD Basın ve Halkla İlişkiler Kurul Başkanı Prof. Dr. Hakan Karpuz, TKD Basın ve Halkla İlişkiler Kurulu Üyesi Prof. Dr. Dilek Ural ile Özgür Kölükfakı, Kerem Özösken kalp ve damar hastalıklarına ilişkin bilgiler vermişlerdir.

Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Çetin Erol, konuşmasında kalp-damar hastalıklarının en önemli nedenlerinin hipertansiyon (yüksek tansiyon), yüksek kolesterol, sigara, şişmanlık, hareketsiz yaşam ve yanlış ve beslenme ve “tuz” olduğunu belirtiyor.

Türkiye’de ölümlerin yüzde 48’inin kalp ve damar hastalıklarından kaynaklandığını belirten Erol, “Bu konuya dikkat çekmek ve hastalıkların önlenebilir olduğunu vurgulamak en büyük amacımız”diyor.

Çetin Erol’un ardından söz alan Unilever Pazarlama Direktörü Özgür Kölükfakı ise “kalp hastalıklarının önlenebilir olmasına karşın dünyada her gün 120, Türkiye’de ise bir uçak dolusu insanın kalp hastalıkları nedeniyle yaşamını yitiriyor olmasının son derece üzücü olduğunu” belirterek, kalp hastalıklarının önlenebilir olduğunu ve bu bağlamda kampanyanın Türk toplumu için öneminden bahsediyor.

Kölükfakı, bundan sonra giyimimizde kullanacağımız kırmızının bu konuya dikkat çekmek için bir araç olacağını söyleyerek, herkesi Dünya Kalp Günü’nde kırmızı giymeye davet ediyor.

Dünya ve Türkiye etkili kampanyalarla insanlara beslenme alışkanlıklarını değiştirme konusunda bilgi verirken “tuz” adlı sinsi düşmanın varlığından haberdar ediyorlar. Hipertansiyonun baş sorumlularından biri “tuz”dur. Ama hangi tuz, Bahsedilen sinsi düşman, yüzyılın ihtiyaçlarına göre rafine edilmiş sodyum nitrattır. Sağlığın dostu yerini”sinsi düşman”a terk etmiştir. Bilim adamlarının söylediği doğrudur lakin tartışılan, tanıtılan suçlu farklıdır. Aziz Nesin’in ünlü hikâyesi “Fil Hamdi “gibi; suçlu yakalanmıştır da, bu suçlu acaba aradığımız gerçek suçlu mudur? Yoksa yalnız isim veya çehre benzerliği mi vardır. Yanlışlar ve doğrular artık iç içe geçmiştir. Ne yaparsak yapalım artık gerçeği ile sahtesi, doğal ile yapay, kavram olarak aynı kelimelerle adlandırılmaktadır.
Ne ki herkesin ortak amacı, insanlara daha iyi bir yaşam standardı sağlamaktır. Fakat yöntemle birlikte eldeki bilgiler de ve kullanılan dil farklıdır.

BİR CANAVAR YARATMAK

Dünyadaki tuz üretiminin %93’ü endüstri amaçlıdır. Tuz olmadan ne plastik, soda, yumuşatıcılar, deterjanlar, ne de yağlar, üretilebilir. Kimyasal ayrıştırma işlemleri için NaCl yani bugünün diliyle “tuz” sayılan sodyum klorür gereklidir. Bu işlemler için doğal tuzun içindeki diğer elementler kimyasal reaksiyonları etkileyeceğinden önce rafine işlemler ile diğer maddeler ayrıştırılır ve geriye sadece NaCl kalır. Bu işlemler için ayrıştırılan tuz’dan endüstride kullanılmayan %6’lık kısmı gıda sektörüne aktarılır. Yani sanayide kullanılan tuz ile soframızda kullanılan tuz aynı. Elegan, akışkan güzel ambalajlanmış ve üstünde sofra tuzu yazan bu bembeyaz kimyasal canavar maskelenmiş ve uygarlaşmıştır. Ne ki, artık vücudun, bünyenin katalizörü gerçek doğal”tuz” değildir.

Kimyasal prosedürle elde edilen vasfını kaybetmiş tuza benzer madde, tüm sözde sağlık denetimlerini geçerek artık soframıza denetimsiz girebilmektedir. Bu yüzden de eskiden uğruna savaşlar verilen tuz, diğer adıyla beyaz altın, artık çok ucuza, gerekli sanayi tesisi ve ek kimyasallar sağlandığında, havuzlar kurulduğunda her yerde elde edilebilmektedir. Ama elinize geçen tuz artık bir besin değildir. Evimizde, soframızda, bünyemizde kanımızda, hücremizde dolaşan bir zehirdir. Bu yeniden yaratılmış kimyasal ürün, yoğun agresivitesinden ve fiyatından dolayı gıda sektöründe gıdaların uzun süreli muhafaza etme işlemlerinde bir vazgeçilmezdir. Tüm hazır gıdaların uzun ömürleri bu “beyaz ölüm” ile sağlanmaya çalışılır.

RAFİNE TUZ ve KİMYASAL KATKILAR

Bilim, insanın doğayla sürekli mücadelesidir. Sir Humprey Davyn, 1807’de dünyada en sık rastlanan yedinci element olan sodyumu ilk kez elektroliz yoluyla ayrıştırmıştır. Sir’ün sodyumu, minerallerinden ayırtılmasından 150yıl sonra, sofra tuzuna dönüştürülmeye çalıştırılan saf sodyuma bazı katkılar yapay olarak eklenmeye başlanmıştır. Bunlardan biri iyot minarelidir. Yemek tuzlarına “iyot” eklenerek vücudun temel ihtiyacı karşılanmak istenmiştir. Almanya’da iyot, tuzlara ve endirekt olarak ekmeklere girmiştir. Her fırıncı, her mezbahane bu tuzu kullanmak zorundadır. Fakat bu dünyada, iyotlama işleminden sonra hastalıkların oranı %28 arttığı gözlenmiştir. Yüzyılımızda yüksek tansiyon, kalp çarpıntıları, ritim bozuklukları, yorgunluk, konsantrasyon eksiklikleri, uzun süre iyileşmeyen yaralar, kronik akne gibi rahatsızlıklarda artışlar mevcuttur.

Evet, iyot alımı ile bedeninize yüksek agresivitesi olan bir metal daha ilave etmiş oluyoruz, bir fayda sağlarken nelerden vazgeçiyoruz. Ayrıca sanayi üretiminde yemek tuzlarına bir de flor ilave ediliyor… Soframızdaki tuza flor ilave edildiğinde, irade gücünüz tamamen zayıflıyor. Tuza, kimyasal isimleri çok fazla yer tutacağından üzerinde hiçbir zaman yazılmayan ve zaman zaman harfler ve rakamlarla kısaltılan (E–530, E–533, E 550 gibi) maddeler de ilave ediliyor. Mesela sofra tuzunun iyi serpilebilmesi için alüminyum hidroksit ilave ediliyor. Ve bu tuzu çocukluğunuzdan itibaren yiyorsanız, Alzheimer hastalığına yakalanma ihtimaliniz de yüksek. Beyninizde sinir iletişim hatlarında içtepiler iletilemedikçe, adınızı bile hatırlayamazsınız.

Cumhuriyet’in ekinde Prof. Sandıkcı “her yılın 17 Mayısında kutlanan Dünya Hipertansiyon Günü’nün 2009 teması “tuz ve hipertansiyon; iki gizli katil” olup, amaç hipertansiyonda tuzun önemini vurgulamak ve toplumları tuz tüketimini giderek azaltmaya özendirmektir”diye tuzun zararlarına dikket çekmeyi sürdürüyor. Ama burada Sn. Sandıkcı ve diğer hekimlerin tuz olarak andığı, kimyasal olarak üretilmiş soyum klorürdür. Yani doğal tuzdan kimse bahsetmiyor. Çünkü doğal tuz henüz tıp tarafından incelenmemiştir. Geleneksel tıbbın “tuz” olarak bildiği yalnızca sodyum klorürdür.

DOĞAL TUZ ve “SOLE”

Ve siz tekrar gerçek doğal tuz almaya başladığınızda, bedeninize ihtiyacı olanı, eksik olanı sağlayarak kendinizi canlandırırsınız. Fiziksel veya manevi şekilde biriktirdiğiniz her şey önce tekrar ortaya çıkar, bundan dolayı önce ağrınız olan yerinizde iltihaplanma oluşur ve ardından iyileşme gerçekleşir. % 26 oranında doğal tuzu, doğal kaynak suyu ile karıştırdığınızda, kısa bir süre içinde % 26’lık “sole” dediğimiz bir karışım oluşacaktır, Bu karışımın çok yüksek dezenfektan etkisi olduğundan uzun süre saklanabilir. Bu “sole”den her gün 1 çay kaşığı alıp iki litre suya konulup içildiğinde vücudun elektrolit dengesi oluşur. Burada enteresan olan bedenimizin asit-baz dengesini tuzun sağlıyor olması.

Normal koşullarda bedenimizde %70 baz ve % 30 asit olmalı, fakat gıdalarımızın endüstriyelleşmesinden dolayı bu denge %80 asit – % 20 baz’a doğru kaymış durumda. Asit ortamında dolaşan hücrelerin metaformozu, asit ortamına uyacak şekilde yeniden yayılmaları kanserli hücrenin oluşumu demektir. Bunu düzeltecek olan ise yalnızcana bol su içmektir. Su yerine içilen hiç bir şey su yerine geçmez. Arabanızın benzini bitse benzin yerine şarap koysanız gider mi? Aynı şey insan ve diğer canlılar içinde geçerlidir. Hayvanlar bu konuda insandan daha sağduyu sahibidirler. Çünkü yalnızca su, hep su içerler. Eski çağlardan beri besin maddesi olarak kullanılan tuz, çağımızda kimya ve sanayinin en önemli girdilerinden biridir. Kimya dilinde çok geniş anlamda kullanılan tuz kelimesi NaCl sembolü ile ifade edilmektedir. Kubik sisteme göre kristalleşen tuz Na ve Cl iyonlarından oluşur. Tuz saf halde iken yaklaşık % 40 Sodyum, % 60 Klor’dan meydana gelir.

Yüksek basınç altında plastik özellik gösteren tuzun sertliği 2,5 olup, özgül ağırlığı 2,1 – 2,55 gr/cm3 arasında değişir. Erime noktası 800,8oC, Kaynama noktası ise 1.412oC’dır.

Doğadan üretildiği şekliyle rengi gri, sarı, kırmızı hatta mavi ve yeşil olabilir. Tuz saf halde iken renksizdir.

Tuz yaşamsal öneminden ötürü çok iyi bilinen ve günlük olarak sık kullanılan bir mineraldir. İnsanın tuzu kullanmaya başladığı zaman kesin olmamakla birlikte, tuzla tanışması oldukça eskiye, M.Ö. 10000 yılına gider. Çin’de M.Ö. 3000 yıllarında tuz üretildiği hesaplanmaktadır. Tuzla ilgili ilk yazılı belgeler M.Ö. 2250 yıllarına dek uzanır. Tuz ticareti önemli kervan yollarını doğurmuştur. Heredot zamanında Suriye limanlarıyla, İran Körfezi arasında tuz ticareti çöl üzerinden yapılmaktaydı. Dinyeper nehri kolları üzerinde tuz kaynakları, güney Rusya’da yaşayanlarla Egeliler arasında ticaretin gelişmesini sağlamıştır. Bazı yerlerde tuz para yerine geçmiştir, Romalı askerlere tuz satın almaları için aylık (Salaria) verilmiştir. Orta çağda ise maden üretimi durdurulmasına karşın tuz üretimi sürdürülmüştür. Bu olayda tuzun önemi konusunda açık bir göstergedir.

Türkiye’de de tuz üretimi oldukça eskilere uzanır. Çankırı, Tepesidelik, Kağızman, Tuzluca gibi yatakların en az 1000 yıldan beri işletildiği düşülmektedir.

Anadolu’muzda ismini tuz’dan alan birçok yerleşim birimi saymak mümkündür. Tuzla, Tuzluca, Tuzhisar, Tuzlagözü köyü, Tuzla deresi, Tuzköy, Tuzçullu gibi yerleşim birimleri bunlardan sadece bir kısmıdır. Fransızların Sel, İtalyanların Sal, İngilizlerin Salt, Almanların Salz kelimeleri, esas itibarıyla tuz anlamına gelen Latince Sal kökünden gelmektedir.

Türkçemizde kökü Latinceden gelme, tuzla ilgili birçok sözcükler farkında olmadan kullanılmaktadır. Latince Salsun salça olarak, tuzun çeşnilendirilmişi anlamına gelen Salcicius kelimesi Sosis olarak dilimize geçmiştir. Kullanmakta olduğumuz Salamura kelimesi Latince “Salmacudus” Sal ve Maria kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş olup, tuzlu su anlamını taşımaktadır.

Ekonomik bir değer taşıyan tuz kaynakları katı ve sıvı olarak ikiye ayrılmaktadır. Tuz sıvı halde denizlerde, tuzlu su kaynaklarında ve katı halde kaya tuzu şeklinde bulunmaktadır.

Tuz doğada sıvı ve katı olarak bulunmaktadır. Türkiye’de ve dünyada tuz Deniz, Kaya, Kaynak ve göl olmak üzere dört şekilde çıkartılmaktadır.

Ülkemizde tuzun çıkarılması; Cumhuriyet tarihimizde özel yasa hükümlerine tabi olmuştur. Bu konuda çıkartılan 11.12.1936 tarihli 3078 sayılı Tuz Kanunu 26.06.2001 tarihine kadar yürürlükte kalmıştır. Bu kanunun yürürlük süresi içinde bir takım değişiklikler yapılmış, ancak tuz stratejik öneme sahip ürünler arasında yer almıştır. Bu sebeple ham tuz çıkarılması Devlet tekelinde tutulmuştur. Bu görevi Tekel adı altında faaliyet gösteren kurum üstlenmiştir. (Tekel’in eski adı İnhisarlar İdaresi) 3078 Sayılı Tuz Kanunu’na göre içinde %96 Sodyum Klorür (NaCI) bulunan her türlü madde tuz olarak adlandırılmakta idi.

Bu yasal düzenleme 26.06.2001 tarihine kadar devam etmiş ve 3078 sayılı Tuz Kanunu 26.06.2001 tarihinde yürürlükten kaldırılmış ve Maden Kanunu kapsamına alınmıştır.

DENİZ TUZLARI

Bitmez ve tükenmez tuz kaynağı olan denizler dünyamızın en büyük tuz rezervlerini oluşturmaktadırlar. Denizlerdeki tuzluluk derecesi; denizlerin tatlı su alıp almadıklarına, coğrafik durumlarına ve iklim koşullarına göre değişiklik gösterir. Örneğin Batlık denizi’nde 1 m3 suda 17 kg. iken, Kızıldeniz’de, 45 kg’a kadar çıkmaktadır.

Çeşitli denizlerde 1m3 deniz suyunda erimiş tuz miktarı aşağıdaki gibidir.

Baltık Denizi 17 Kg / m3
Hazar Denizi 6 Kg / m3
Kuzey Denizi 30 – 35 Kg / m3
Pasifik Okyanusu 32 – 35 Kg / m3
Atlantik Okyanusu 32 – 36 Kg / m3
Akdeniz 38 – 40 Kg / m3
Kızıldeniz 43 – 45 Kg / m3
Ölüdeniz 270 Kg / m3

Deniz suyunda erimiş olarak bulunan maddeler çok çeşitlidir. Örneğin Akdeniz’de bir metreküp deniz suyu içinde aşağıda gösterilen maddeler vardır.

Bileşik Ağırlık (kg)

Sodyum Klorür 31,4
Magnezyum Klorür 3,3
Magnezyum Sülfat 2,7
Kalsiyum Hidroksit 1,4
Sodyum Bromür 0,6
Kalsiyum Karbonat 0,6

Ülkemizde İki adet deniz tuzlası bulunmaktadır. İzmir’de bulunan Çamaltı Tuzlası ve Balıkesir’de bulunan Ayvalık Tuzlasıdır. Çamaltı Tuzlasının kuruluşu Cumhuriyet öncesine dayanmakla birlikte Ayvalık Tuzlası ise 1980’li yıllarda kurulmuştur. Çamaltı Tuzlası Büyüklük açısından dünyanın ikinci büyük tuzlasıdır. 65.000.000 km² alanda kuruludur.

KAYA TUZLARI

Yeraltında az veya çok derinlerden katı halde elde edilen tuzlar kaya tuzu olarak tanımlanır. Kaya tuzları Deniz tuzlarının aksine kompozisyonlarına giren maddelerin oranları bakımından büyük değişiklikler gösterirler. Özellikle saflık oranları her maden için ayrı olabileceği gibi aynı madenden alınan çeşitli numuneler de çok büyük farklılık gösterebilir. Kaya tuzlarındaki yabancı maddeler ve kil tuza değişik renkler verir. Genellikle gri, siyaha yakın kil renginde olan kaya tuzları, nadiren beyaz, şeffaf beyaz olarak bulunur. Tuz kristallerindeki boşluklar da bazen tuza mavi renk verir. Yurdumuzda kaya tuzu madenleri genellikle gri renkte olup, bir kısmı da siyaha yakın renktedir.

Ülkemizde işletilmiş olan Kaya tuzlalarına örnek vermek istesek Çankırı, Tuzluca (Kars), Kağızman (Iğdır), Tepesidelik (Kırşehir), Sekili (Yozgat), Gülşehir (Nevşehir), Oltu kaya Çiçekli tuzlalarıdır.

KAYNAK TUZLARI

Karalarda kaya tuzları dışında suyu az veya çok tuz içeren akarsular, kuyular, kaynaklar ve göller de vardır. Genel olarak bunların kaynağı kaya tuzlarıdır. Yeraltı sularının akıntıları bir kaya tuzu tabakasından geçerken, tuzların bir kısmını eriterek kendi bünyesine alarak, kuyu ve derecikler halinde yeryüzüne çıkarmaktadır. Bu suların içerdiği NaCl oranı, tatlı suyun tuz tabakasıyla temas süresi ve şiddeti ile orantılı şekilde az veya çok olmaktadır. Ülkemizdeki kaynak tuzlaları ise Ağa, Hıvır, Göneli, İşhan, Serhal, Çarkı, Cedit, Hamo, Fadlum, Piliç, Hargün, Göleris, Kömür, Tımisi, Yerhan, Aşkale, Bingöl, Perobey, Alibaba, Boncuk, Kıhtik, Çökender, Kırmızı, Bar, Canik, Yerli, Taytak, Muhlis, Tatos, Aktuzla gibi birçok tuzla işletilmiş bir kısmı işletilmeye devam etmekle birlikte bir kısmı ise ekonomik olmadığından dolayı işletilmemiş veya işletilmesinden vazgeçilmiştir.

GÖL TUZLARI

Tuz göllerinin bir kısmı eski deniz yatakları olabileceği gibi bazıları da geniş yer çöküntülerinde, civar bölgelerdeki kaya tuzlarından geçerek, bu çukurlarda toplanan tuzlu sulardan meydana gelirler. Yaz aylarında yüksek bir yoğunluk kazanan sular buharlaşarak, sanki deniz sularının toplama havuzları gibi bir tuz tavası haline gelirler. Tuzlu su göllerine, tuzlu su kaynakları ve kuyularına hemen her ülkede rastlanmaktadır. Dünyanın en büyük tuz gölü Great Salt Lake’dir. İç Anadolu’da bulunan Tuz Gölü Dünyadaki en önemli tuz göllerinden biridir. Tuz Göllerinden alınan tuz hemen hemen saf bir şekildedir. Göldeki tuzluluk diğer tuzlar nedeniyle de olabilir. Örneğin yurdumuzda Orta Anadolu’daki birçok gölde sodyum klorür ile birlikte sodyum sülfat, potas ve benzeri tuzların bulunuşu bu kaynaklardan ekonomik bir şekilde tuz üretimini güçleştirir. Bunlara örnek olarak Burdur Gölü, İznik Gölü gösterilebilir.

Tuz Gölü’nde üç adet tuzla kurulmuştur. Bunlar Şereflikoçhisar’da bulunan Kaldırım ve Kayacık ile Cihanbeyli’de bulunan Yavşan tuzlalarıdır. Tekel tarafından uzun yıllar işletilen bu tuzlalar 2005 yılı içerisinde özelleştirilmiş olup özel sektör tarafından işletilmektedir.

TUZ KRİSTAL LAMBALARI

Doğuş itibariyle insan, yüzde seksen baz, yüzde yirmi asit ile hayata başlar. Bu oran su niyetine değişik sıvıların ve alkol, kola gibi asitik unsurların tüketimiyle yüzde seksen asit, yüzde yirmi baz olarak değişim gösterir. Vücut sıvısındaki asitli ortam, hücrenin ölümüne neden olur. Ölmeye direnerek değişim gösteren hücre, kendini bir yandan değiştirirken bir yandan da çoğalma yoluyla hayata tutunmaya çalışır. Hücrenin dolayısıyla organın değişmesi yeni bir oluşumu başlatır. Bedeninizde herhangi bir dokunun strüktürel yapısı değişmeye başlamışsa, orada kanser oluşacaktır.

Durumu Dr.Batmanghelidj şöyle özetlemektedir “Yiyeceklerdeki minerallerin dengesi, kanserden korunmada çok önemlidir. Kanserden kurtulmada ise daha da önemlidir. Dolaşımdaki kanın miktarını artırabilmek, kanın inceliğini sağlayarak vücudun en uç köşesine kadar ulaşabilmesini sağlamak için doğal tuz yememiz gerekir. Tuz aynı zamanda hücre suyunun da bazlı kalmasına yardımcı olur. Bu kanserden korunmada ve kanserden kurtulmada en can alıcı noktadır. Rafine edilmemiş doğal tuzu oluşturan minerallerden kalsiyum, magnezyum, kalsiyum, selen, çinko ve diğer 80’e ulaşan iz elementler, hücre sıvısının su miktarını artırır ve alkalik (bazlı) kalmasını sağlar.”Bunun içinse doğal tuzun yanı sıra besin değeri yüksek çiğ sebzelerin önemi büyüktür. En çok pişirilen yemek, en az beslenme değerine sahip yemektir. Ne ki sağlıklı yemek, içmek tek başına çözüm değildir. Ayrıca destek olarak havada dengeli bir iyon potansiyeline ihtiyaç vardır. Üst nano metrekarede bulunan belli dalga boyları alternatif iyileşme sağlar. Bu da dışarıdan tuz kristal lambaları ile yapılabilir. Binlerce yıldır kadim öğretilerde geçen tuz lambaları doğal bir şifa kaynağıdır.

Tuzun titreşim frekansı aynı bizim bedenimizin frekansı gibidir. Tuz kristal lambaları bu konuda önemli bir katalizördür. Örneğin bizim beynimizin elektriğini ölçtüğümüzde 8 Hertz civarındadır, aynı frekansı tuz, lambalarda vermektedir.

Televizyon seyrederken 100 – 160 Hertz. civarında frekansa maruz kalırsınız. Bu yüzden uzun süre televizyon seyrettiğimizde sinirli olmamız kaçınılmazdır. Bedeniniz, televizyon ve bilgisayarla doğal elektriğinin 20 misli frekansa maruz kalır. Bunun yaptığı tahribatı büyüktür. Tuz lambaları ile bu durumu düzeltmek mümkündür.

Sonuç itibariyle artık bugün sadece tuz kristalin yapısından dolayı radyasyonu nötralize etmek mümkün olduğunu biliyoruz. Örnek verirsek; atom çöpü olan radyasyon artıkları tuz depolarında saklanıyor. Bu da tuz’un sırrı; bu sır da onun geometrik şeklinde saklı. Bu konuda kendisi de bir kanser hastası olan ve bu yöntem üzerine araştırmaları olan Nurettin Yılmaz konuya kendi internet sitesinde daha fazla açıklık getirmekte ve aşağıdaki bilgileri vermektedir.

TUZUN VÜCUTTAKİ GÖREVLERİ

Su ve tuz birlikte insan vücudunun en önemli yaşamsal fonksiyonlarını düzenlerler. Gerek hücre sıvısı, gerekse hücre dışı sıvı yoğunlukları farklı olan bir tuzlu sudur. Vücutta hiçbir sinir hücresinin diğer organ hücreleriyle herhangi bir bağlantısı yoktur. Oysa beyin, vücudun bütün hücreleriyle komünikasyon içerisindedir. Bu ancak hücre dışı suyun elektrik iletkenliği özelliğinden yararlanılarak yapılır. Bilindiği gibi saf su elektrik iletmez. Yalnızca tuzlu su elektrik iletir. Böylelikle hücreler arası ve hücrelerle sinir sistemi arasında komünikasyon mümkün olmaktadır.

Bu demektir ki, tuz olmadan, insan ne düşünebilir, ne konuşabilir, ne vücudunun diğer organlarının verdiği bilgileri alıp gerektiği reaksiyonu gösterebilir. Vücuttaki bütün yaşamsal olaylar, hücre içi ve hücre dışı bu tuzlu suda gerçekleşmektedir.

Gene bütün hücrelere besinler hücre dışı sıvıyla taşınır. Bu sıvıda besinler difüzyon yoluyla dağılır. Difüzyonun yayılma hızı sıvının termodinamiğine bağlıdır. Isı su içerisindeki taneciklerin hareket enerjilerini arttırdığından difüzyon kolay ve hızlı olur. Genelde soğuk havalarda hasta oluşumuzun sebebi budur.

Hücre ile hücrenin içinde bulunduğu tuzlu su arasında madde alışverişi gene bu iki su arasındaki tuz yoğunluğu farkından ortaya çıkan ozmos ile olur. Daha öncede söylendiği gibi, hücre dışı suyun su oranı %94 iken hücre içi su yoğunluğu %75 civarındadır.

Yalnız bu sayıları mutlaklaştırmak doğru değildir. Çünkü bu oran insandan insana değiştiği gibi, kişinin su ve tuz tüketme alışkanlıklarına da bağlıdır.

Yani kısaca tuz olmadan hiçbir canlı zinciri oluşmaz. Peki, tuz insan yaşamı için bu kadar vazgeçilmez bir fonksiyona sahip iken, doktorların; “yüksek tansiyonunuz varsa tuzdan uzak durun” açıklamalarını nasıl anlamak gerekir? Bu insanın kendi ölümünü yavaş yavaş kendisinin hazırlaması demektir. Evet, tuzdan uzak durun ama hangi tuzdan. Bunun ayrımını şimdi daha doğru yapmak zorundayız. Rafine edilmiş tuz sadece yüksek tansiyon yapmaz aynı zamanda kansere varana kadar birçok hastalığın da oluşmasına sebep olur. Onun için ister deniz tuzu olsun, ister kaya tuzu olsun, isterse kristal tuz olsun, eğer rafine edilmişse uzak durun.

Tuzun vücuttaki bir diğer görevi de, kalıyum-natrüyum pompası ile ozmos gücünün sürekliliğini yaratarak, vücudun doğal su dengesini ayarlar. Aynı zamanda vücudu ağır metallerden ve toksinlerden arındırır.

Tuzun vücuttaki görevleri

1. Tuz seksen dörde varan elementleriyle, vücudun mineral eksikliğini giderir.

2. Tuz su ile birlikte hücre içi ve hücre dışı sıvısını oluşturur

3. Tuzun sıvıya verdiği iletkenlik özelliğiyle vücutta haberleşme sisteminin işleyişini sağlar, buna bağlı olarak, düşünmeyi, konuşmayı ve hareket etmek için gerekli haberleşme zemini hazırlar

4. Vücutta ozmos gücünü oluşturarak, ozmosa bağlı bütün madde alışverişini sağlar

5. Kalıyum-natrium pompasının çalışmasını sağlar

İnsan vücudunun günde en 2–6 gr tuza ihtiyacı vardır. Eğer bu günde 0,2 gramın altına düşerse, insanda tuz açlığı başlar. Bu canlıda çeşitli fonksiyonel bozukluklara yol açar. İnsan vücudunun günlük ihtiyacının üstünde tuz alındığı zaman, eğer yeterince su içilirse, bu böbrekler yoluyla dışarı atılır. Her bir gram tuzu vücuttan dışarı atabilmek için 23 gr suya ihtiyaç duyulur. Fazla tuz da eksik tuz gibi, vücutta yanlış fonksiyonlara sebep olur. Bu nedenle her gün doğru oranda tuz almak gerekir. Yeterli tuz alınmadığı zaman vücutta şu bozukluklar ya da belirtiler ortaya çıkar:

1. Mide bulantısı, kusma
2. Kramp
3. Yorgunluk
4. Vücudun esnekliğinin kaybolması
5. Deri kuruması
6. Düşük tansiyon ve kan dolaşımı bozuklukları
7. Uzun zamanlı ishaller
8. Çok miktarda terleme

KAYA TUZU YA DA KRİSTAL TUZ

Kaya tuzuna dünyanın birçok yerinde rastlanmasına karşın kristal tuza ancak dünyanın pek az yerinde rastlanır. Bunlardan en önemlisi Himalaya kristal tuzu dedikleri, Pakistan’da görülen tuzdur.

Himalaya kristal tuzu, yaklaşık 250 milyon yıl önce, kaya tuzunun oluşumu gibi, bir denizin kuruması sonucu oluşmuştur. Kaya tuzundan ayıran özelliği ise, yüksek basınç altında kristalleşmesidir.

Denizlerin kuruması için gerekli olan güneş enerjisinin bir kısmı denizlerden arta kalan bu tuzlarda depo edilmiştir. Su ile çözüldüğünde, İçinde milyonlarca yıl önce topladığı bu güneş enerjisini tekrar suya verir.

Şimdiye kadar yapılan laboratuar araştırmalarına göre, gerek kristal oluşumu açısından, gerek mineral bileşimi açısından, gerekse üretim biçimi açısından dünyadaki en kaliteli tuzun Himalaya kristal tuzu olduğunu göstermiştir. Birçok endüstri ülkesinde tuz ya makinelerle, ya da patlayıcı madde kullanılarak söküldüğü için, birçok sağlığa zararlı maddeler de doğal tuza karışır. Bu yüzden bu tuzlar sadece kışın yollara serpmek için kullanılır. Yemek için ise rafine edilerek satışa sunulur. Oysa Pakistan’da çıkarılan Himalaya kristal tuzu oldukça temizdir. Yüzyıl öncesinde olduğu gibi, insan emeğiyle çıkarılmaktadır. Bu nedenle içerisinde hiçbir endüstri maddesi, ya da kimyasal madde karışmaz.

Himalaya tuzu yüksek basınç altında kristalleştiğinden, su ile çözüldüğünde kollodial bir özelliği vardır. Bilindiği gibi kollodial çözeltiler, hücre zarından kolaylıkla girip çıkabilirler. Bu nedenle Himalaya kristal tuzu, su ile birlikte içildiği zaman, vücudun enerji açığını ve mineral eksiğini gidererek oldukça yüksek bir iyileşme potansiyeli yaratır. Her ne kadar geleneksel tıp tuz yemenin tansiyonu artırdığını söylese de, Himalaya kristal tuzuyla yapılan deneyler bunun tam tersini ispatlamaktadır. Özellikle yüksek tansiyona karşı yapılan Himalaya tuzlu su kürü oldukça etkili olmaktadır. Örneğin bir yüksek tansiyon halinde, bir tatlı kaşığı Himalaya tuzlu suyu bir bardak suya karıştırılıp içildiği zaman, yüksek tansiyonu 20 dakika gibi çok kısa bir zamanda aşağı çeker. Özellikle kronik olmayan anjin gibi soğuktan ortaya çıkan kalp atışlarının dindirilmesinde oldukça etkilidir. Böyle bir durumda, ta ki tansiyonun normal düzeyine erişinceye kadar, her yarım saatte bir, bir tatlı kaşığı tuzlu su, bir bardak suya karıştırılarak içilebilir. Himalaya kristal tuzu sadece yüksek tansiyona karşı değil hemen hemen bütün sağlık sorunlarına karşı kullanılabilir. Bu kitabın son bölümü, Himalaya tuzunun günlük yaşamda hangi sağlık sorunlarına karşı nasıl kullanılacağına ayrılmıştır.

Himalaya kristal tuzunun da çeşitli kaliteleri vardır. En kalitelisi, Halit diye nitelendirilen cam gibi saydam olanıdır. Sonra beyaz süt renginde olanı gelir. Sonra da hafif kırmızı ya da pembe renkte olanıdır. Kırmızı ya da pembe renkte olan tuzun içerisinde demir elementi diğerlerine nazaran daha fazladır. O yörenin insanı bu tuzun iyileştirme gücünü çok eskiden beri bilmektedir.

Himalaya kristal tuzunun da çıkarıldığı yere göre farklılıklar göstermektedir. Çünkü her tuzun içeriği, kendisini oluşturan denizin mineral bileşiminden farklı değildir. Bugün bile denizlerin farklı tuz oranları olduğunu biliyoruz. Örneğin bu oran Karadeniz’de, %1,8 Atlantik okyanusunda %3,7 ve Kızıl denizde bu oran %4’e kadar değişir. Eski denizlerin de farklı mineral yapısına ve farklı tuz oranlarına sahip olduğu bugünkü tuzların farklı mineral bileşiminden anlaşılmaktadır.

HİMALAYA KRİSTAL TUZ İLE KAYA TUZU ARASINDA NE FARK VARDIR?

Kristal tuz ile kaya tuzu arasındaki fark oluşturduğu mineraller açısından belkide pek önemli değildir. Asıl önemli olan oluşma biçimleridir. Kristal tuz milyonlarca yıl çok yüksek bir basınç altında kristalleşmiştir. Yüksek basınçla kristalleşen tuzlar yoğunlaşarak oldukça ince bir yapıya dönüşmüştürler. Bu ince yapısından dolayı kristal tuz kollodialdır. Yani hücre içerisine hiçbir zorlanma olmaksızın girebilmektedir.

Kristal tuz ile kaya tuzu arasındaki bu fark, taş kömürü ile elmas arasındaki farkla aynıdır. Taş kömürü ile elmas, kimyasal açıdan aynı minerallere sahiptirler. Fiziksel açıdan bakıldığı zaman elmasla taş kömürü tamamen ayrı maddelerdir. Elmas çok yüksek bir basınç altında yoğunlaşarak saydamlaşmış ve sertleşmiştir. Oysa taş kömürü herkesin bildiği gibi karadır ve saydam değildir.

Kaya tuzu ile kristal tuz arasındaki fark da böyledir. Kaya tuzu oldukça kaba bir mineral yapıya sahiptir, dolayısıyla hücreye girmesi zordur. Kaya tuzu kara, esmer, gri ve oldukça ender de olsa, ara sıra saydam olanlarına da rastlanır.

İki kıtanın tektonik hareketinden dolayı birbirine yüklendiği yerdeki yüksek basınç, aynı zamanda kristal tuzun oluşumuna da yardımcı olmuştur. Doğa bu işi yaparken tabiî ki insana yardımcı olacağını düşünmedi. Ama doğada olan birçok güzel tesadüf gibi, kristal tuzun oluşumunu sağlayan bu tesadüfün de, bugün insan sağlığı için ne kadar önemli olduğunu bilmekteyiz. Genelde inorganik mineraller kaba molekül yapılarından dolayı, insan hücresi tarafından kullanılmaları oldukça zordur. Bu nedenle önce bu minerallerin bitkiler tarafından özümsenmesi gerekir. Kristal tuzun ince yapısından dolayı bu sorun ortadan kalkar.

Derleyen: Emin Çetin / iyibilgi.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s