Türkiye’ de Ekonomik Krizler – 1994, 1998-1999 ve 2001 Krizleri

eklogo1991 Ekonomik Krizinin ardından ülkemizde 2008 yılına kadar 3 büyük kriz daha oldu. Bu krizlerin daha önceki ekonomik krizlerden pek bir farkı yoktu. Aşağıda 1994, 1998 – 1999 ve 2001 Ekonomik Krizleri hakkında detaylı bilgileri bulacaksınız;

1994 Krizi

Kısa süreli ama çok şiddetli oldu. Kriz 1993 sonlarında başlayıp 1994′te patladı.

İçeride zaten üst üste iki yıldır sürmekte olan temel dengesizliklerin üzerine Avrupa para piyasasındaki kargaşanın eklenmesi krizi tetikledi.

1994 tam bir felaket yılı oldu. Toplam net sermaye çıkışı 4.2 milyar dolara vardı.

Faiz hadleri Hazine bonolarında yüzde 400′ü aşarken TEFE yüzde 121, TÜFE yüzde 106′lı rakamlara sıçradı.

Yarım milyon kişi işinden oldu.

1993 yılına gelindiğinde, Demirel Hükümeti Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı hazırlamıştı. Planın önemli faktörleri; Ekonomik ve Sosyal altyapı yatırımlarına (Tarım,Turizm,Eğitim,Sağlık) öncelik verilmesi ve özelleştirmenin verimliliğinin artırılmasıydı.

Bu plan yürürlüğe kondu, ancak ülkeyi kötü olaylar bir türlü terk etmiyordu. Bunlardan ilki Uğur Mumcu’nun öldürülmesiydi.

İkincisi ise Turgut Özal’in kalp krizi nedeniyle ölmesiydi. Bu siyasi olaylar ekonomiyi ve ekonomik dengeleri tedirgin ediyordu.

Dışarıda meydana gelen ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren, Bosna ve Karabağ faciaları vardı. Hükümet değişti ve Tansu Çiller başbakan oldu. Çiller iktidara gelir gelmez ekonomi kurmaylarını yeniledi.

Çiller ekonomik atılımlar gerçekleştireceklerini ve içinde bulunulan durumdan çıkacaklarını vurguluyordu.Türkiye’de 1989 yılında sermaye hareketlerinin tamamen serbestleşmesiyle birlikte artan sermaye girişleri, Türkiye’nin iç dinamiklerinden kaynaklanan sorunları geçici olarak bertaraf etmeyi başarmıştı. Ancak uzun vadeli sürdürülebilir bir büyüme sürecini beraberinde getirememiştir.
Nitekim 1990 sonrası donemde patlak veren iki büyük krizde, Türkiye’deki finansal serbestleşme ile yakından ilgilidir. Ulusal piyasalarda merkez bankası, döviz, kur ve faiz oranlarını birbirinden bağımsız birer politika aracı olarak kullanabilme olanağını kaybetmişti.
Finans piyasaları kısa vadeli spekülatif yabancı sermaye hareketlerinin denetimi altına girmiştir.

Finansal dengeleri bozuk, finansal kurumları zayıf ve piyasaları sığ, sanayi ile tarımı düşük verimli Türkiye ekonomisinin yeni doneme tepkisi ise sık sık ortaya çıkan krizler seklinde olmuştur. 1989 yılında sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesinin altında yatan mantık ise; 1986 yılından itibaren artan mali açıklar yurt içi borçlanmalarla giderilmeye çalışılmış, ancak bu durum özel yatırımları dışlayıcı bir etki yaratmıştır.
Bu açıkların kapatılmasında ikinci bir alternatif olarak görülen yabancı fonların ülkeye girişini sağlamak amacıyla sermaye hesabi serbestleştirilmiş ve 1990′li yıllardan itibaren yabancı sermaye girişleri, özellikle de kısa vadeli sermaye girişlerinde artışlar olmuştur.

Sermaye girişleriyle birlikte TL aşırı değerlenmiş, bu değerlenme ise bankaların uluslararası finans piyasalarından uygun koşullarda borçlanmasını ve toplanan bu fonların yüksek getirili kamu menkul değerlerine yatırılmasını ya da yurt içi piyasalara kredi olarak verilmesini cazip hale getirmiştir.

Artan kredilerle birlikte iç pazarın canlanması, tüketim ve ham madde malları ithalatını artırır iken, TL’nin yabancı paralar karsısında değer kazanması da ihracatı zorlaştıran, ithalatı kolaylaştıran bir unsur olarak ortaya çıkmıştır.
Bunun sonucu dış ticaret açığı 1993 yılında 6.4 milyar dolara yükselmiş ve bu açıkların finansmanında da sermaye hareketleri önem kazanmıştır.
Söz konusu donemde Türk bankacılık sisteminin dövizdeki açık pozisyonu da artmış ve 4.9 milyar dolara yükselmiştir.
Diğer yandan faiz oranlarının idari kararlarla indirilmeye çalışılması, sisteme çok büyük miktarda likidite sürülmesi ve kamu kağıtlarına vergi getirilmesi dövize olan talebi artırmış ve Türk lirasının değer kaybı yönündeki bekleyişler yaygınlaşmıştır.

Baskı altında tutulan döviz kurları serbest piyasada yükselir iken, yabancı sermaye çıkışlarıyla birlikte de döviz rezervleri hızla erimeye başlamıştır.

Kasım 1993 tarihinde resmi rezervler 7.2 milyar dolar seviyesindeyken, 8 nisan 1994 tarihine kadar resmi rezervlerdeki azalış devam etmiş ve bu tarihte 3 milyar düzeyine inmiştir.

5 Nisan 1994 tarihinden itibaren hükümet tarafından alınan bazı önlemler, kısa vadede toparlanma surecine katkıda bulunmuş olsalar da bunun sağlıksız bir iyileşme olduğu sonradan anlaşılmıştır.

Nitekim bu donemde görülen iyileşme sureci daha sonra yaşanılan krizlerinde temellerini oluşturmuştur. Özellikle hükümetin izlediği politikalarda iki önemli nokta dikkati çekmektedir.

İlki kısa vadeli yabancı sermaye girişlerinin teşvik edilmesi ve yurt dışına sermaye kaçıslarının önlenmesi amacıyla faiz oranlarının çok yüksek tutulması, yurt içi borçlanmanın hızlı bir şekilde artmasına neden olmuş ve bunun olumsuz sonuçları da 1990′li yılların sonunda ortaya çıkmıştır.

İkincisi ise, krizin ortaya çıkmasıyla birlikte mevduat hesaplarının tam sigorta kapsamına alınması, bankacılık sektörünü daha sonraki dönemlerde olumsuz yönde etkilemiştir.

Bankacılık düzenlemeleri, istikrarsızlığın önemli nedenlerinden birini oluşturur iken ülkemizde yaşanılan son krizde anahtar rol oynamıştır

Ülkede iç Pazar payı büyüyünce ithalat hızlı arttı.1993 yılı sonlarına doğru Avrupa ülkelerinin tek Pazar sistemine geçmelerinin yanı sıra toplam ithalatlarının azalması, Asya ülkelerinin ekonomik gelişme gösterip Avrupa ülkelerinin yavaşlaması ve ülkedeki diğer olaylar 1994 Krizini tetikledi.

Ülkeden 4,2 milyar dolarlık yabancı sermaye çıktı.500.000 kişi işsiz kaldı.Kısa vadeli borçlar 18,5 milyar dolar oldu.

Bu krizden çıkmak için 1994 yılında Çiller-Karayalçın Hükümeti ekonomik program açıkladı.

Bu programa göre,kamu harcamaları ve borçlanmaları azaltılacak,KİT’lerin yatırım payları %24,5’ten %23,3’e düşürülecek, OECD ülkeleriyle ihracat artırılacak,Turizm gelirleri yoluyla cari açık 6,4 milyar dolardan 4,5 milyar dolara düşürülecek, vergi gelirleri artırılacak,8,9 milyar dolar dış borç ödenecek,8 milyar dolar kredi alınacaktı.

Bu planlar uygulamaya konuldu.Vergiler artırıldı, Merkez Bankası TL’yi %13,6 oranında devalüe etti.

TL doların karşısında 17,250 oldu.Hazine nakit açığını kapatmak için %90 faizli, üç ay vadeli hazine bonosu çıkarttı.

Bu dönemde yerel seçimler yapıldı. Ekonomi seçim ekonomisine döndü. Ülkeye sıcak para girişi arttı. Kriz bir türlü atlatılamadı.

Çiller 5 Nisan Kararlarını açıkladı. Bu kararlar KİT’lerin zararlarını karşılamaya, döviz piyasalarına güven getirmeye, Merkez Bankasına güç kazandırmaya,kamu gelirlerini artırmaya ve iş hayatına disiplin getirmeye yönelik karalardı.

Fakat bu kararlarda yetersiz kaldı.Moody’s gibi kuruluşlar ülkenin kredi notunu düşürdü.

Bankaların çoğu sıkı denetim sonucu battı. Bu durumdan çıkmak için 1998 yılına kadar önlemler alındı.

Geçici küçük başarılar sağlandı.

1998-1999 Krizi

1996 yılında Türkiye’nin VII.5 Yıllık Kalkınma Planını Erbakan Hükümetinin hazırlaması ve yine bu dönemde Çillerin gayretleriyle Gümrük Birliğine girilmesi ekonominin gidişatını belirleyen faktörler olmuştur.

Ayrıca bu dönemde IMF ile yapılan Stand-By anlaşması sona ermişti.

Ancak tüm bu gelişmeler 1995 yılında %65,5 olan enflasyonu 1996 yılı sonunda %84,9 yaptı.

Toplam harcamalar, Avrupa Birliği ülkeleriyle gümrüğün sıfır olması nedeniyle arttı.

Avrupa ülkelerine yapılan ithalat oranı toplam ithalat oranına göre daha hızlı artış gösterirken,
İhracatımız toplam ihracat oranına göre daha az artış gösteriyordu.

1997 yılına gelindiğinde ise ekonomik gidişat aynıydı. Dış borç, dış açık ve cari açık artmıştı.

Tüm bu ekonomik göstergelerin yanı sıra Erbakan hükümeti ile Ordu sürtüşme halindeydi.
İrticai faaliyetlerin artması, İmam Hatip, 8 yıllık eğitim, PKK gibi konular sürekli gündemi mesgul ediyordu.

Ülkedeki STK’lar ve Ordu, laikliğe vurgu yapıyor ve hükümeti uyarıyorlardı. Sonunda sivil darbe olarak nitelendirilen durum 28 Şubat kararlarının da etkisiyle Temmuz ayında gerçekleşti ve hükümet düşürüldü.

Yerine gelen Mesut Yılmaz-Bülent Ecevit iktidarı ekonomi alanında anti-enflasyonist kararlar uyguladılar,ancak başarılı olamadılar.

1998 yılının Kasım ayında,içeride Türk Ticaret Bankasının özelleştirilmesine başbakan Mesut Yılmaz’ın bilgisi dahilinde mafyanın karışması, buna müteakip CHP’nin hükümetten desteğini çekmesi hükümeti düşürdü.

1998’de Asya ülkelerinde olan kriz Rusya’da Ağustos ayında yeniden patlak verdi.Dünya üretiminde ve ticaretinde daralma oldu.Bu durum Türkiye’yi de etkiledi.Ülkeden 6 milyar dolar sıcak para risk nedeniyle çıktı..

16 Ocak 1999’da Bülent Ecevit Başbakanlığında ülkeyi 18 nisan seçimlerine götürmesi için bir azınlık hükümeti daha kuruldu.

Ecevit Döneminde APO, Kenya’da yakalandı. Bunun sonucunda İMKB rekor yükselişe geçti,ülkede bayram havası esiyordu.

Ardından 18 Nisan’da DSP-MHP-ANAP Hükümeti seçim sonucu hükümet kurdular.
Hükümet dışarıda ve içeride oluşan olumlu havayla,sosyal ve ekonomik yenilikler yapmak için harekete geçti.

Bankacılık özel bir yapıya kavuşturuldu ve BDDK kuruldu. Uluslarası Tahkime olanak sağlayan kanun kabul edildi.

Olumlu hava kısa sürdü.17 Ağustos 1999 tarihinde, Marmara Bölgesinde 7.4 şiddetinde meydana gelen deprem yuvaları yıktığı gibi ekonomiyi de yıktı.

Çünkü bu bölge ülke sanayisinin merkeziydi. DPT verilerine göre bu depremin ekonomik ve sosyal zararı 10 milyar düzeyinde oldu.

Bu afetin yanı sıra Sadettin Tantan ekonomik alanda bir çok yolsuzluğu ortaya çıkarıyordu.
Yine bu dönemde Merkez Bankası 10 milyon TL banknotunu piyasaya sürüyordu.

Asya Krizinin etkileriyle uğraşan hükümet sıcak para çıkışı nedeniyle döviz sıkıntısına girmişti. Hazine iç borçları çeviremiyordu.

Kasım ayında Düzce’de meydana gelen diğer bir deprem ekonomiyi ikinci kez sarstı.

Bunun üzerine hükümet Aralık ayında IMF ile Stand-By anlaşması imzaladı. Merkez Bankası,Enflasyonu düşürme politikası uyguladı.

IMF’ye verilen niyet mektubunda, sıkı maliye politikası, kur ve para politikası uygulanacağı ve siyasi iradeden destek alınacağı, enflasyonun düşürüleceği taahhüt edildi.

Niyet mektubu’nun kamuoyuna açıklanması mali piyasaları olumlu etkiledi.

Endeks işlem hacmi arttı, borsa’da 11467 oranında tarihi rekor kırıldı. Kasım 2000’de Bankacılık sektöründe ki yolsuzlukların ortaya çıkması, bankacılık sektörüne olan güveni azalttı.

Vatandaş parasını yastık altına koydu. Bankalar açık vermeye başladı ve bu açığı kapatmak için döviz toplamaya başladılar.

Bu ortamı gören yabancı yatırımcılar ülkeden ayrılmaya başladılar. 27-28 Kasımda T.C.Merkez Bankasından 3 milyar dolar çekildi.

Piyasada TL sıkıntısı başladı. Repo faizi gecelik %200’e yükseldi. İMKB endeksi yılın en düşük seviyesine indi.

1 Aralık Cuma günü endeks %26 oranında düştü ve 7977 oldu. Gecelik repo faizi %1700 oldu.

TCMB sadece dövizin karşılığında TL vereceğini açıkladı. TCMB,IMF’den yardım istedi ancak yardım gelmedi.

Demirbank ve Park Yatırım bu yüzden fona devredildi. Sonunda IMF istenenden çok krediyi serbest bıraktı.

Böylece Ekonomide bazı olumlu gelişmeler oldu. Örneğin,enflasyon %62,9’dan,%32,7’e düştü. Büyüme %-6,4 iken %6,1 oranında gerçekleşti.

2001 Krizi

Ecevit hükümeti,yılbaşından itibaren kamu harcamalarını kısmak ve tasarrufa gitmek için tüm kamu personelinin atamalarını durdurmuştu.

Ayrıca Kamu Kuruluşları ancak Hazine Müsteşarlığının onayı ile dış kredi alabileceklerdi.

2000 yılında meydana gelen mali krizden dolayı Hazineye ve ekonomiye dış ülkeler tarafından ve yatırımcılar tarafından güvensizlik vardı.

Kamu bankaları kaynak kıtlığı çekiyordu.

Hazine bu kıtlığı aşmak için 6,750 milyon dolar civarında ocak ayında tahvil sattı.

Ülkedeki istikrar politikaları ve daralan iç talep nedeniyle enflasyon oranı %30’un altına indi.(Tefe) Bu durum hükümete moral vermişti.

Ancak 1990 ve 200 yılından kalma krizin etkileri sürüyordu.

Hala döviz sıkıntısı yüksek miktarlardaydı.Dış açık ve cari açık artmıştı.

Ödenmesi gereken günü gelmiş borçlar vardı.

Ekonomi ip üstündeydi.Ülkede ekonomiye güven kalmamıştı ve kriz havası vardı.

STAND-BY anlaşmasının ardından 2000 yılında devreye giren istikrar programı büyük çöküşün baş sorumlusuydu.

Türkiye döviz kurunun çapaya bağlanmasıyla çıkmaz sokağa girdi.

Cari işlemler açığı giderek büyüdü ve yıl sonunda 9.8 milyar dolara çıkarak tarihi bir rekor kırdı.

Toplam kısa vadeli borçlar 28.9 milyar, toplam dış borç stoku da 114.3 milyar dolara çıktı.

Yabancı bankalar vadesi gelmemiş kredilerini geri çekmeye başlayınca gecelik faizler göklere tırmandı ve tarihe “Kara Çarşamba” olarak geçen 22 Kasım 2000′de para krizi patladı.

Ödeme güçlüğüne düşen bankaların vadesi dolmayan kredileri geri çağırması, iç pazarın daralması bunda büyük rol oynadı.

3.5 milyar dolarlık net sermaye çıkışıyla döviz fiyatları ve faizler tırmanışa geçti.

Kriz öncesi 670 bin TL olan dolar 1 milyonu aştı. IMF programı çökmüştü.

Nihayet 19 Şubat 2001’de yöneticilerin tecrübesizliği nedeniyle köşkte yapılan MGK toplantısında Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasında geçen tartışmanın basına açıklanmasıyla ekonomi alt üst oldu.

Tabii bu krizin görünen sebebiydi.

Ancak kriz gecesi Merkez Bankasından,Merkez Bankası başkanı bile döviz çekmişti.

TL’den kaçış vardı. Ertesi sabah IMKB endeksi %14,6 oranında düştü.

TCMB’den çekilen dövizler nedeniyle,döviz 5,3 milyar dolar azaldı ve 22,6 milyar dolar kaldı.

Para piyasalarında gecelik faiz oranı %7,500’e çıkarken,Hazine %144 oranında borçlandı.

Bu yüksek faiz denge sağladı ve TL’den kaçışı durdurdu.

Medya hükümete yoğun eleştirilerde bulunuyordu.

TCMB, IMF onayıyla dövizde dalgalı kura geçti.

Bu uygulamayla TL’nin değeri %40 civarında düştü.Devletin borcuda 29 katrilyon TL arttı.

Kriz günü 685.500 TL olan ABD Doları 3 gün sonra 920.000 TL oldu.

Ülkede dövizle borçlanan vatandaş büyük sıkıntıya girdi.Esnaflar battı,işsizlik arttı.

Hükümet krizi çözmesi için Dr. Kemal Derviş’i ekonominin başına geçirdi.

Derviş,ekonominin başına geçer geçmez ekonomi yönetimindeki kurmaylarını değiştirdi.

14 Mart 2001 tarihinde 3 aşamalı kurtuluş planını açıkladı.Buna göre;

Bankacılık sektörüne yönelik önlemler alınacak, Döviz kuru ve faize istikrar kazandırılacak,
Ekonomi dengeleri yeniden planlanacak ve ikinci yarıda büyümeye geçilecekti.

Derviş, bankacılık sektörünün güçlendirilmesiyle enflasyonunda düşürüleceğini savunuyordu.
Vakit geçirilmeden IMF’ye niyet mektubu verildi.

Bu mektupta iktisadi etkinliği sağlayıcı yasal reformların yapılacağı,enflasyonla mücadelenin gerçekleştirileceği,gelir dağılımı ile ilgili adaletsizlik ortamının ortadan kaldırılacağı ve sürdürülebilir büyüme ortamının oluşturulacağı taahhüt ediliyordu.

Ardından T.B.M.M.’den 15 adet Derviş Kanunu diye adlandırılan, ekonomi ile ilgili kanunlar geçirildi.

En önemlileri; Şeker Kanunu, Telekom Kanunu olarak adlandırılan kanun, Bankalar kanunu, Vergi Kanunları, Elektrik Piyasası Kanunu, Türk Sivil Havacılık Kanunu, Sendikalar Kanunu, Hazine arazileriyle ilgili kanunlardı.

Bu kanunların temel özellikleri,özelleştirme ve rekabetin artırılması ile ilgili olmalarıydı.

Bu kanunların çıkması aşamasında ve uygulanması aşamasında bir çok bakan istifa etti.

Ancak, Kemal Derviş’in planı ülkede ekonomik istikrar oluşturdu.2001 yılının ilk altı ayında ihracat %13 arttı.

İthalatta ise %16 oranında daralma oldu.Turizm gelirleri arttı,dış ticaret açıgında ve cari açıkta azalmalar oldu.

Ülkede uygun ve olumlu bir ortam oluştu.

Ancak bunlara rağmen,medyanın hükümetin üzerine hala gitmesi,Irak Savaşının öncesinde hükümetin ABD’ye destek vermemesi, hükümet içindeki hükümeti yıkma planları bir erken genel seçime neden oldu.

Seçimlerde AKP tek başına iktidar oldu.AKP,Koalisyon hükümetinin bıraktığı olumlu göstergelerle devam ediyor.

Türkiye’ de Ekonomik Krizler – 1929 Krizi
Türkiye’ de Ekonomik Krizler – 1946-1954 ve 1958 Krizi
Türkiye’ de Ekonomik Krizler – 1969-1974-1978 ve 1980 Krizleri
Türkiye’ de Ekonomik Krizler – 1986, 1988-1989 ve 1991 Krizleri

——————————————————————————————–
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=480
http://ekutup.dpt.gov.tr/planlama/42nciyil/temela.pdf
ELDEM Edhem , Osmanlı Bankası Tarihi,199,İstanbul
ELDEM Vedat , Osmanlı İmparatorluğunun Ekonomisi,Türk Tarih Kurumu, 1994
ERGİN Feridun,Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi,Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı, 1977
GOLOĞLU Mahmut,Milli Şef Dönemi 1939-1960,Cem Yayınevi,1976
http://www.atonet.org.tr/turkce/bulten/bulten.php3?sira=316
KARLUK,Rıdvan,Türkiye Ekonomisi,Beta,İstanbul,1996.
KURUÇ Bilsay, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi,Bilgi Yay.1987
NERE Jacques,1929 Krizi,Çeviren Namık Toprak,Ank.1980.
http://www.sabah.com.tr/2005/11/29/fin148.html
TEKELİ İlhan-İLKİN Selim, 1929 Buhranında Türkiye’nin İktisadi Politika Arayışları, ODTÜ,Ank. 1977.TEZEL S.Yahya, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi,Yurt Yay., Ank. 1986.
TOKGÖZ Prof.Dr. Erdinç,Sanayileşmede Bölgesel Dengesizlikler, H.Ü. Yayını No.6-14,Ank.1976.TOKGÖZ Prof.Dr. Erdinç , Türkiyenin İktisadi Gelişme Tarihi (1914-2001) İmaj Yayınları-Sayfa 43-47
TUSİAD Raporları…
Türkiye Ekonomi Kurumu,Türkiye Ekonomisi Sektörel Analiz,Ankara 1998.

Fotoğraf 😦http://www.kadinella.com/wp-content/uploads/ekonomik-kriz.jpg)

Kaynak : A.Tolga AKPINAR / Sinestezi E Dergi

Atatürk’ün 90 yıl önce verdiği röportaj!

Atatürk’ün o röportajı 90 yıl sonra yayınlandı

Atatürk'ün o röportajı 90 yıl sonra yayınlandı

Avusturya gazetesi Die Presse, Mustafa Kemal Atatürk ile 23 Eylül 1923’te yaptığı röportajı 90 yıl sonra tekrar yayımladı.

Avusturya gazetesi Die Presse’in 165. kuruluş yıl dönümü çerçevesinde 1923 tarihinde Atatürk ile ilgili yaptığı mülakatı yayımladı. Atatürk gazeteye verdiği mülakatta ‘düşmanlarımız yüzlerce yıldır Türklere karşı nefret duyguları besliyor’ dedi.

Gazete adına Josef Hans Lazar Atatürk ile mülakat yaptı:

Atatürk ile Mülakat… Modern Türkiye’nin Kurucusu Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Cumhuriyeti’nin Oluşumu ve Daha O Zamandan Beri Avrupa ile Zorlu İlişkileri Hakkında Konuştu

23 Eylül 1923… Yeni Türkiye’nin kurucusunu görmek bugün bile kolay değil, üstelik onunla konuşmak çok daha zor. Türk Basın Bürosu sayesinde muhabirimiz yeni Türkiye’nin en yüksek iktidar sahibiyle bir görüşme sağlayabildi. Görüşme, Büyük Millet Meclisinin Cumhurbaşkanlığı Odası’nda gerçekleşti.

Güce ve müstesnalığa rağmen Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kişiliği mütevazı, açık, basit ve doğal kalmış. Kullandığı kelimeler sakince seçilmiş ve düşünülmüştür, çehresinde hiçbir gayretsizlik, güçsüzlük, hedefsizlik ve söylenmemiş bir şey bulunmuyor. Bu yüz olgunlaşmış ve yoğunlaşmış enerjilerin, sıkı şekilde gerilmiş güçlerin bir resmidir.

Mustafa Kemal, tarihi önem arz eden açıklamalar yaptı. Milliyetçi Türk hareketinin başlamasından bu yana ilk kez, şimdiye kadar dikkatle ve itinayla kaçınılan cumhuriyet kelimesini kullandı: “Size yeni Türk Anayasasındaki birinci maddeyi tekrarlamak istiyorum: ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Tüm yönetme gücü, yalnızca ve sınırsız şekilde halk tarafından kullanılır.’ Bu iki cümle ve bunların açıklaması, bir kelimenin -cumhuriyetin-, yanlış anlamalara fırsat bırakmayacak şekilde açık tanımıdır! Yeni Türkiye’deki gelişme süreci henüz sona ermedi. Bu yolun sonuna kadar gidilmeli. Değişiklikler, düzeltmeler, iyileştirmeler yapılması gerekiyor, son mükemmelleştirme henüz eksik. Türkiye şu anda yapı olarak ne ise çok kısa zamanda şekil olarak da o olacak: Bir cumhuriyet! Tıpkı Avrupa ve Amerika’nın farklı ve halihazırda mevcut cumhuriyetlerinin, standart ve esaslı prensiplere sahip olmasına rağmen dış yapılarında birbirlerinden farklılaşabilmesi gibi Türkiye, gerçek yapısında onlardan uzaklaşmadan daha bugünden sadece bazı belirli dış çizgilerde diğer cumhuriyetlerden farklıdır. Tıpkı diğer tüm cumhuriyetçi devletlerde olduğu gibi bizim de bağımsız bir meclisimiz var ve bizde de tüm bakanlar bizatihi kendilerine verilen hükümet işlerinden sorumludurlar.”

Mustafa Kemal Paşa, “Biz cumhurbaşkanı, hükûmet lideri ve sorumlu bakanları olan bir cumhuriyet olacağız ve yeni Türkiye’nin başkenti sorusu da böylece kendiliğinden cevaplanacak. Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’dır.” dedi.

Görüşmenin devamında Avrupa basını tarafından Türkiye’nin düşmanca bir tavırla Avrupa’ya ve Batı medeniyetine sırt çevirdiğine dair defalarca gündeme getirilen meseleye de değinen Mustafa Kemal Paşa, şunları söyledi: “Ellerinde olan tüm araçlarla biz Türklere karşı nefret ve aşağılama duyguları beslemek, yüzlerce yıldan bu yana düşmanlarımızın geleneğidir. Bu duygular ve düşünceler, ruhlarına iyice yerleşmiş ve bizim yorulmadan savaştığımız özel bir Batılı zihniyet yaratmıştır. Tüm değişimlere ve olaylara rağmen bu hâlâ tam anlamıyla son bulmadı. Hâlâ bir Türk’ün her türlü ilerlemeye muhalif ve düşman bir insan olduğu, her türlü ahlaki ve entelektüel gelişmeye ehil olmayan bir barbar olduğu düşünülmek isteniyor. Bizi yıkılmaya mahkûm bir halk olarak görmekle tatmin olmayan Batı, çöküşümüzü hızlandırmak için her şeyi yaptı.”

Avrupa ile Mevcut İlişkiyi Çalışarak Desteklemek

Mustafa Kemal Paşa: “İmparatorluk döneminde, sultanların hükûmetlerinin daha güçlü ve rakipsiz bir şekilde bu halka hükmetmek ve her türden özgürce irade beyanını bastırmak adına Türk halkının Avrupa ile her türlü irtibatını engellemek için hırsla çaba gösterdiği doğrudur fakat biz Türk milliyetçileri açık gözlerle bakıyoruz, yurt içi ve dışındaki olayları dikkatlice takip ediyoruz. Halkımızın diğer tüm kültürlü halklarla irtibata geçmesini imkânlar dâhilinde kolaylaştırmanın bizim kendi menfaatimize olduğunun bilincindeyiz. Avrupa ile ilişkilerin hızlıca ve geciktirmeden geliştirilmesini çalışarak desteklemek için elimizden gelenin en iyisini yapacağız.”

Josef Hans Lazar: (doğum tarihi: 1895 İstanbul, ölüm tarihi: 1961 Viyana): 1920-1927 yılları arasında “Presse”nin Türkiye muhabirliğini yaptı. 1939’da Nasyonal Sosyalist rejimin Dışişleri Bakanlığında göreve başladı ve Madrid’de Basın Ataşesi olarak çalıştı.

Atatürk’e de o soruyu sormuşlar

Avusturya’da yayımlanan günlük Die Presse gazetesi, kuruluşunun 165. yılı için özel bir sayı çıkardı.Gazetenin 2 Ekim 1923 tarihli nüshasında yayımlanan özel sayısında ‘Mustafa Kemal ile söyleşi’ haberine yer verildi.

Ankara’ya özel olarak gönderilen bir muhabir tarafından yapılan röportajda Atatürk, yeni Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu öncesi önemli açıklamalarda bulunuyor.

Türk ulus hareketinin başladığı günden bu yana ilk kez, kullanılmasından dikkatle kaçınılan ‘Cumhuriyet’ kelimesini telaffuz etti’ ifadelerine yer veriliyor.

AYNI SORUYU ATATÜRK’E DE SORDULAR

Türkiye’de 2013 yılında Avrupa medyasında sıkça sorulan ‘Türkiye Avrupa’dan yüzünü dönüyor mu?’ sorusu 90 yıl önce Mustafa Kemal Paşa’ya da soruluyor.

Atatürk’ün cevabı günümüzde yaşanan dış güçlerin komploları iddialarına paralel olarak oldukça manidar: ‘‘Düşmanlarımız için yüzyıllardan beri ellerindeki tüm imkanlarla Türk milletine karşı nefret ve aşağılama duyguları beslemek bir alışkanlık olmuştur. Biz kafalarda kökleşmiş ve özellikle Batı zihniyetinde ortaya çıkmış bu tür fikir ve düşüncelerle yorulmadan mücadele ediyoruz. Tüm yaşanan dönüşüm ve olaylara rağmen bu düşünceler hâlâ tamamen durmuş değil. Bu insanlar bir Türk insanını ilerlemeden rahatsız olan, barbar, ahlaki ve zihinsel gelişimlere karşı aciz bir insan olarak görmek istiyorlar.’’

Türk toplumunun Avrupa tarafından ‘düşüşe geçmiş bir halk’ olarak görülmesinden huzursuz olduğunu ifade eden Mustafa Kemal Paşa, Batı’nın bu düşüşü hızlandırmak için elinden geleni yaptığını ifade ediyor. Haberin devamında Atatürk ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ı karşılaştıran bir köşe yazısı da yer aldı.

SEYİT ARSLAN – VİYANA