Dersim Yalanları ve Gerçekleri (5)

Dersim Yalanları ve Gerçekleri / Sinan MEYDAN

“Dersim’de Aşırı Güç Kullanımından Atatürk Sorumludur” Yalanı

Cumhuriyet tarihi yalancıları Dersim harekâtı söz konusu olunca sözü döndürüp dolaştırıp Atatürk’e getirir ve Dersim harekatındaki “aşırı güç kullanımından” Atatürk’ün sorumlu olduğunu iddia ederler. Onlara göre Atatürk bir “Kürt düşmanıdır” ve bu harekat sırasında Dersim’de Kürtlerin katledilmesini istemiştir! Cumhuriyet tarihi yalancılarının bu iddiasını çürütmek isteyenler ise “Atatürk’ ün o sırada hasta olduğunu, dolayısıyla Dersim harekatından sorumlu olmadığını, harekatın sorumluluğunun İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Celal Bayar’a ait olduğunu iddia ederler.”

Dersim- Atatürk ilişkisine geçmeden önce, Atatürk’ün bir “Kürt düşmanı” olmadığını çok iyi bilmek gerekir.

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyen Atatürk, Türkiye’deki bütün etnik unsurları “Türk milleti” tanımı içinde gören, hiçbir etnik unsura karşı en ufak bir “düşmanlık” beslemeyen bir anlayışa sahiptir.

Bu gerçeklerden sonra, şimdi Atatürk’ün Dersim harekâtındaki rolüne geçebiliriz.

Öncelikle, “bağımsız” ve “çağdaş” bir “ulus devlet” kurmak isteyen Atatürk, bu isteğini tam anlamıyla gerçekleştirebilmek için öncelikle, Doğu’daki kemikleşmiş“feodal yapıyı” kırması gerektiğine inanmıştır. Ancak emperyalizmin kıskacındaki feodaller, bölge halkını kışkırtarak Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırmıştır. Atatürk de bin bir güçlükle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak için bu ayaklanmaları bastırmıştır.

Buradan tekrar konumuza dönecek olursak: Öncelikle “Hangi Dersim harekâtı?” diye sormak gerekir; çünkü birincisi 1937’de, ikincisi de 1938’de olmak üzere iki Dersim harekâtı vardır.

Konuya soğuk kanlı olarak baktığımızda Atatürk’ün her iki Dersim harekâtından da sorumlu olduğu, ancak harekat sırasında “aşırı güç kullanımından” hiçbir şekilde sorumlu olmadığı anlaşılmaktadır.

I. Dersim harekâtından önce Atatürk, Seyit Rıza’yı “ikna etmek” için Cemal Bardakçı, İzzettin Paşa ve Abdullah Alpdoğan Paşa‘yı görevlendirmiştir. Onlar aracılığıyla Seyit Rıza’ya ulaşarak, ondan, “Dersim’de kışkırtıcılık yapmamasını” istemiştir.

Ancak, Seyit Rıza Cumhuriyet’e meydan okumaya devam etmiştir. Atatürk, 1935 yılında Meclisi açış konuşmasında Dersim’de yapılacak “ıslahat programını” açıklarken, “…Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeye yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım. Tunceli’deki icraatımız neticeleri, bu hakikatin yakın ifadesidir.” demiş ve “İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur.” diyerek de asker ve memurlardan halka “şefkat göstermesini” istemiştir. Atatürk sözlerini “Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de tamamıyla istifade edeceklerdir.” diye bitirmiştir.

Görüldüğü gibi Atatürk, Dersim harekâtını tasarlarken hiç kimseye “Gidin Dersimlileri katledin!” dememiştir; tam tersine “İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur.” diyerek, hükumeti isyanı bastırırken “şefkatli olunması” konusunda uyarmıştır.

İsyanın büyümesi üzerine 4 Mayıs 1937’de Ankara’da yapılan hükümet toplantısına Cumhurbaşkanı Atatürk de katılmıştır.

4 Mayıs 1937’de, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı, Atatürk’ün başkanlığında yaptığı toplantıda alınan kararları içeren “uyarı” bildirileri hazırlamış ve bu bildiriler “uçaklarla” bölgeye atılmıştır.

Atatürk, manevi kızlarından Sabiha Gökçen’in bu harekata katılmasını istemiştir. Dünyadaki ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen, anılarında, Atatürk’ün isteğiyle Dersim harekâtına katıldığını ve Atatürk’ün kendisine bir de tabanca verdiğini belirtmiştir.

Özetle, 1937’deki I. Dersim harekâtı Atatürk’ün bilgisi dahilinde yapılmıştır.

Atatürk’ün sorumlu olduğu I. Dersim harekatı sonrasında yargılanan 72 kişiden 27’sinin idamı istenmiş, ancak sadece 7’si idam edilmiştir.

1937 tarihli İngiliz Büyükelçiliği raporuna göre I. Dersim harekâtı sonrasında İsyancılardan 265’i öldürülmüş, 20’si yaralı ele geçirilmiş, 27’si yakalanmış, 849’u da teslim olmuştur. Bu sırada 1 subay 28 asker şehit olmuş, 3 subay 46 asker de yaralanmıştır. Genelkurmay kaynağı “Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar” adlı kitapta belgelere dayanılarak verilen rakamlar da bu rakamlara çok yakındır.

Görüldüğü gibi Atatürk’ün doğrudan sorumlu olduğu I. Dersim harekâtında 50 bin ile 100 bin arasında değil, sadece 265 isyancı öldürülmüştür.

1937’deki I. Dersim harekâtı sonrasında yakalanan Seyit Rıza, Elazığ’da yargılandıktan sonra 6 isyancıyla birlikte idam edilmiştir. Ancak Seyit Rıza idam edilirken başına zorla bir fötr şapka giydirilmiş ve idamdan sonra bu haliyle bir de fotoğrafı çekilmiştir. Bütün bunlar, Atatürk’ten habersiz, bazı işgüzarlar tarafından yapılmıştır.

Atatürk’ün Dersim harekâtındaki rolünü doğru bir şekilde ortaya koyabilmek için özellikle 1937’deki I. Dersim harekâtına bakmak gereklidir; çünkü 1938’deki II. Dersim harekatında Atatürk hastadır; harekâttan haberdardır, ama harekâtı çok yakından takip etmesi olanaksızdır.

1937’deki I. Dersim harekatında elebaşılarından Seyit Rıza ve onun etkileyerek ayaklandırdığı 6 aşiret reisi yakalanarak asılmıştır, ama isyancı tüm aşiretler etkisizleştirilememiştir. Bu nedenle çok kısa bir süre sonra, 1938’de II. Dersim İsyanı çıkmıştır. İşte tam da bu noktada “Atatürk, 40 bin ile 100 bin arasında Dersimliyi katletti!” diyen Cumhuriyet tarihi yalancılarının maskesi düşmüştür.

Çünkü, eğer bu iddia gerçekten doğru olsaydı, I. Dersim harekâtından çok kısa bir süre sonra II. Dersim İsyanı çıkmazdı!

1937’deki I. Dersim harekâtından kısa bir sonra, Dersim’de yeni bir isyanın patlak vermesi ve 1938’de II. Dersim harekâtının düzenlenmesi, I. Dersim harekatı sonunda çok büyük kayıplar yaşanmadığını ve dolayısıyla “aşırı güç kullanılmadığını” kanıtlamaktadır.

I. Dersim harekâtına göre, II. Dersim harekâtı çok daha şiddetli olmuştur. Bu harekât sırasında yer yer “aşırı güç kullanıldığı” da doğrudur.

II. Dersim harekâtı 1938 yazında gerçekleştirilmiştir. Elimizdeki belge, bilgi ve nüfus istatistiklerine göre II. Dersim harekâtı sırasında da 1500 ile 2500 civarında isyancı öldürülmüştür.

II. Dersim harekatı sırasında, 14 Ağustos 1938 tarihinde 4. Genel Müfettişlik tarafından isyan bölgesindeki aşiretlere yönelik “uyarı bildirisi” yayınlandığı tarihte Atatürk’ün hastalığı ortaya çıkmış ve tedavi süreci başlamıştır.

Hastalığı süratle ilerleyen Atatürk, 10 Kasım 1938’de vefat etmiştir. Rıza Zelyut‘un dediği gibi: “Bu süreçte artık Kemal Atatürk’ün hastalığı iyice ağırlaşmıştı ve süreci kontrol edebilecek durumda değildi. Böylece onun Alevilere karşı olan koruma kalkanı da ortadan kalkmış durumdaydı.”

“Yurtta barış dünyada barış” diyen, “Zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir” diyen, bir çınar ağacına bile kıyamayarak köşkünü birkaç metre kaydıran Atatürk’ü insan hayatına kasteden “katliamcı bir ırkçı” olarak göstermek son derece yanlış, “ahlâksız” ve “aşağılık” bir tavırdır.

Dersim yalancılarının Dersim harekâtından en çok sorumlu tuttukları bir diğer isim de İsmet İnönü‘dür. Evet! 1937’deki I. Dersim harekâtından Atatürk cumhurbaşkanı, İsmet İnönü de başbakan olarak doğrudan sorumludur. Ancak 1938’deki II. Dersim harekâtından, daha doğrusu harekâtın oluşum biçiminden ne Atatürk ne de İnönü“doğrudan” sorumlu değildir. Çünkü, daha önce ifade ettiğimiz gibi o sırada Atatürk hastadır. İnönü ise Atatürk tarafından başbakanlıktan alınmıştır. 25 Ekim 1937’de Celal Bayar Hükümeti kurulmuştur, yani II. Dersim harekâtı sırasında başbakan İsmet İnönü değil Celal Bayar’dır. Bilindiği gibi aynı Celal Bayar bir süre sonra CHP’den ayrılıp DP’yi kuran ekipte yer almıştır.

Bu konuyu, yıllar önce Ahmet Taner Kışlalı‘nın sorduğu şu soruyla bitirelim:

“Dersim ayaklanması nedeni ile Atatürk’ü ve Kemâlizmi suçlamaya çalışanların öncelikle şu soruyu yanıtlamaları gerekir: ‘Suçlamalar doğru ise, Tunceli yani Dersim, niçin yıllar boyu Atatürk’ün partisine oy vermistir? Türkiye’de Kemalist partiye, ya da başka bir partiye verilen oyların yüzde 70’leri aştığı başka bir il var mıdır?’ İşte Dersim gerçeği!… Gerisi, ‘laf-ı güzaf’!”

Dersim harekatı sonrasında Tunceli’nin Doğu’nun parlayan yıldızı olduğu bir gerçektir. 1940’lardan itibaren hızla değişen Tunceli, kısa zaman içinde Türkiye’nin en aydınlık insanlarının yaşadığı, okuma yazma oranı en yüksek ili haline gelmiş, aydın Tunceli halkı “din” veya “faşizm” propagandası yapan sağ partilere değil, sosyal demokrat partilere oy vermiştir. Dersim’deki ölümlerin baş sorumlusu genç cumhuriyet ve Atatürk değil, Kürtleri kışkırtan Seyit Rıza ve diğer aşiret reisleridir. Bu gerçeği en iyi gören yine Dersim halkı olmuştur.

Dersim harekâtı dünyanın gözleri önünde gerçekleşmiştir

Yine Özakıncı’nın yerinde tespitiyle, Haziran 1938’de başlatılan II. Dersim harekatı, Ağustos 1938’de yabancı ülkelerin Türkiye’deki bütün yabancı ülke askeri ataşelerinin çağırıldığı ve gelip izledikleri “Üçüncü Ordu Tunceli Askeri Manevraları”yla birleştirilmiş ve tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleştirilmiştir. Askerlerin Dersim dağlarında mağaralarında isyancı arama tarama çalışmaları, yabancı ülkelerin askeri ataşeleriyle gazete muhabirleri, tarafından notlar alınarak, fotoğraflar çekilerek izlenmiş, harekâtın sonuçlandırıldığı 16 Eylül 1938’e dek Dersim’in bütün dağları, dereleri, tepeleri, mağaraları, yabancı devlet görevlilerinin gözleri önünde adım adım taranmış, çatışmalar da yabancıların gözleri önünde olup bitmiştir.

İngiliz askeri ateşe Yarbay A. Ross, 5 Eylül 1938 günü İngiltere’ye gönderdiği 119 nolu kapalı raporunda, harekatın sona ermesinden on bir gün önceki durumu şöyle anlatmıştır:
“Türkler şimdi de 3 milyon liralık bir yapım programına giriştiler. Biri Tunceli’nin batısından diğeri doğusundan geçip Erzincan’ı Elazığ’a bağlayan ve çeşitli noktalardan birbirine bağlanarak bölgesel bir ulaşım ağı oluşturan iki yolun yapımı sürmektedir. Şu ana dek toplam uzunlukları 684 metre tutan dokuz köprüyle birlikte, 420 km yol yapılmış ve Telefon hatlarına 5.000 km. eklenmiştir. Mareşal Fevzi Çakmak bana, Mansur (veya Murat) nehrinin kaynağında bir barajdan muhtemelen hidroelektrik enerjisi de elde edileceğini söyledi. Genelkurmay Başkan Yardımcısına ve diğer Türk subaylarına göre, son derece güzel bir yer olan Tunceli bölgesinin ilerde ‘ikinci bir İsviçre’ haline getirilmesi amaçlanmaktadır. Ama bana kalırsa bölgenin erişilmez yapısı ve Türkiye’yi gezen yabancılara çıkartılan güçlükler bu düşün gerçekleşmesini ciddi bir biçimde engelleyecektir.”

Cumhuriyet tarihi yalancılarınca binlerce masum insanın katledildiği söylenen Dersim harekâtı hakkında yabancı basında ve dış ülkelerde bu yönde hiçbir yazıya ve belgeye rastlanmamıştır. Eğer Dersim’de gerçektende bir Kürt katliamı yapılmış olsaydı Atatürk Türkiyesi’ni bir kaşık suda boğmak isteyen emperyalist ülkeler bunu propaganda malzemesi yapmazlar mıydı?

Dersim’i Çağlayangil ve Batur’dan Dinliyoruz

Seyit Rıza’nın idamında görev alan İhsan Sabri Çağlayangil’dan “Dersimlileri fare gibi boğdular, gaz kullandılar” sözlerini ilk duyanlardan biri o dönem bürokrat olan CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu. Kılıçdaroğlu, 22 yıl sonra Öymen’e sessiz…

 

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) genel başkan yardımcısı Onur Öymen‘in sözleriyle 10 Kasım’da tepkileri üzerine çektiği Dersim harekatı, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün Tunceli’de yaptığı ziyarette gündeme geldi.

Tuncelililer, kendilerini ziyaret eden Gül’e, 1938 yılında yaklaşık 12 bin kişinin Türkiye’nin değişik bölgelerine sürgün edildiği 40 ile 70 bin arasında insanın yaşamına mal olan Dersim harekatıyla ilgili, “devlet, iç barış için gönül alma veya özür mahiyetinde bir mesaj versin” istemini iletmişlerdi.

Bu sözler kamuoyunda tartışılmakta olduğu sırada Dersim meselesi, Mecliste yapılan demokratik açılım ön görüşmeleri sırasında Öymen’in hükümeti eleştirirken sarf ettiği sözler sadece Tunceli değil medya ve siyasette sert tepkilere neden oldu.

“Katliamı duyan Kılıçdaroğlu 22 yıl sonra tepkisiz”

Öymen, “Analar ağlamadı mı diyorsunuz? Analar ağladı diye kimse terörle mücadeleyi bırakmaz. Dersim isyanında da analar ağladı ama hiç kimse mücadeleyi bırakmadı o dönem. Sizin esasen terörle mücadele etmeye cesaretiniz yok” diyordu.

Öymen’in sözlerine tepkisiz kalan bir Cumhuriyet Halk Partili (CHP) de Kemal Kılıçdaroğlu idi. Oysa CHP Grup Başkan vekili ve İstanbul Milletvekili Kılıçdaroğlu, harekatın korkunç yönlerini ilk ağızdan duymuş bir kişiydi.

Hukukçu ve insan hakları savunucusu Hüseyin Aygün, 1987 yılında Tunceli’de kamu hizmetinde bir bürokrat olan Kılıçdaroğlu’nun Süleyman Demirel’in sağladığı bir randevuyla bizzat katliamın yaşandığı dönemde Seyit Rıza’nın idamında görev alan İhsan Sabri Çağlayangil ile buluşma imkanı bulduğunu ve şu sözleri işittiği söylüyor: “Dersimlileri fare gibi boğdular, gaz kullandılar”.

Bu söyleşiyi gerçekleştiren ve kayda alan kişi olan Kılıçdaroğlu, bu görüşmesinden 22 yıl sonra, Öymen’in sözleri kendisine hatırlatıldığında “yorum yok” diyecekti. (Kılıçdaroğlu’nun Çağlayangil’le yaptığı görüşmenin ses kaydı için tıklayınız)

Seyit Rıza’nın idamının yarınki yıldönümü öncesinde Bianet, Dersim harekatına tanıklık edenlerden Çağlayangil ve Muhsin Batur’dan o karanlık günleri aktarıyor:

Çağlayangil’den “Dersim Olayı”

Tanju Cılızoğlu‘nun hazırladığı ve Bilgi Yayınları’nın bastığı “Çağlayangil’in Anıları- Kader Bizi Una Değil, Üne İtti” kitabında (sayfa 72-73) isyancı olmakla suçlandığı için alelacele idam edilen Seyit Rıza ile ilgili bölüm Çağlayangil’den şöyle aktarılıyor:

…İşte bu olay, Dersim İsyanı’nın başlamasıdır. Atatürk olayla ilgileniyor ve ilgililere kesin talimat veriyor: “Bu meseleyi kökünden hallediniz”

…Ceza İnfaz Kanunu, her asılanın ayrı bir yerde asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört sehpa kurduk. Vali, bir de çingene cellat buldu. Gece 12.00’de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı var.

Sanıkları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi, “Peki” dedik. Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıklandı. Yedi kişi ölüm cezasına çarptırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çeşitli hapis cezaları almıştı.

Kararlar okununca hâkim, ilamda idam lafını kullanmadığı ve ölüm cezasına çarptırılmaktan bahsettiği için verilen hükmü iyi anlamadılar.

“İdam Tünne” diye bir vaveyla koptu.

Biz Seyit Rızayı aldık. Otomobilde, benimle Polis Müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep, jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı.

“Asacaksınız” dedi ve bana döndü: “Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?”

Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk. “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz” dedi.

Bu sırada Fındık Hafız asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Ben, Fındık Hafız asılırken Seyit Rıza görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti.

Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti.

“Evlâdı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir” dedi.

Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi.

Oğlu yaşında bir subayı öldürecek kadar katı yürekli olan bir insanın bu mukadder akıbetine acımak zor. Ama ihtiyarın bu cesaretine takdir etmekten kendimi alamadım. Asabım çok bozuldu. Emniyet müdürüne, “Ben üşüdüm, otele gidiyorum” dedim.

Seyir Rıza asılırken ileride oğlunun da sesi geliyordu:

“Kulun kölen olam. Sığırtmacın olam. Gençliğime acıyın, öldürmeyin beni!”

Batur, anlatmamayı tercih ediyor, özür diliyor

Milliyet Yayınları’ndan çıkan “Anılar ve Görüşler- Üç Dönemin Perde Arkası” kitabında (sayfa 25) ise Muhsin Batur, Dersim harekatında yer alan emekli bir general olarak, bunun bir katliam olduğunu doğrularcasına şunları söylüyordu:

…Günlerden bir gün Alayımıza emir geldi… tren yolu ile Elazığ’a intikal edilecek, bir süre orada eğitim gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz. Tren yolculuğumuz 40 kişinin paylaştığı kapalı yük vagonlarında pek ilkel ve zor koşullar altında gerçekleşti, Elazığ’ın biraz uzağında Harput’un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum.

Alaya verilen özel görev, Elazığ bölgesinde büyük bir manevra ve resmi geçit ile bitti… subaylara ve bizlere Atatürk imzalı birer madalya dağıttılar.

Alaya verilen bu görev bittikten sonra tekrar yük vagonlarına binerek Gaziantep’e doğru yola çıktık, Narlı istasyonunda indik, iki günlük bir yürüyüşten sonra bir manevraya katıldık. Rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak‘ın da manevrayı izlediğini, yapılan taarruzu beğendiği için tekrarını istediğini duyduk ve tekrarladık.

Ateş altında olduğumuz varsayımı ile hedef göstermeden sürünerek ilerliyor ve kısa sıçrayışlar yapıyorduk, bize böyle öğretmişlerdi… ancak tatbikat üzüm bağları içinde yapılıyordu… önümüzde daha iyi bir üzüm salkımı gördükçe öne doğru sıçrıyorduk.

Dersim Yalanları ve Gerçekleri (2)

Dersim Yalanları ve Gerçekleri / Sinan MEYDAN

Dersim İsyanının Kökleri

1925 Şeyh Sait İsyanı‘dan sonra Türkiye Cumhuriyeti‘ne karşı planlanan bütün “Kürtçü isyanların” kilit noktalarından biri Dersim olmuştur. Ağrı İsyanı‘nı planlayan Hoybun Cemiyeti de Dersim’i en önemli merkezlerden biri olarak görmüştür Hoybun Cemiyeti‘nin faaliyetleriyle ilgili İçişleri Bakanlığı’nın Başbakanlığa yazdığı 18 Temmuz 1929 tarihli “gizli raporun” 11. maddesindeki “Dersim, ruh meselesidir. Kürt harekatına istinat noktası teşkil eder. Haydaranlı, Bahtiyarlı, Lolanlı, Balabanlı, Karakiyhili, Arelli ve Çarıklı aşiretlerinin tamamen elde edilmesi lazım geldiğinden bu hususu Hoybun Cemiyeti deruhte eder. Bu durum müştereken tesbit edilerek karar altına alınmıştır.” ifadeleri, Dersim İsyanı’nın hazırlıklarının Ağrı İsyanı öncesinde başladığını göstermektedir. Nitekim Ağrı İsyanı’na destek olan isyancılardan bazıları Dersim İsyanı’nda da karşımıza çıkacaktır.

Hoybun-Taşnak ittifakında önem verildiği vurgulanan Dersim bölgesinde Koçgirili Alişir, Hoybun bildirilerini aşiretler arasında yayarak bu bölgelerin de Ağrı İsyanı’na destek olmasına zemin hazırlamıştır. Sonuçta Dersim aşiretleri üzerinde dini bir otoriteye sahip olan Seyyit Rıza, devlet görevlilerine karşı direnişe geçmiş, bunun üzerine Ağrı bölgesinden oraya da kuvvet kaydırılmak zorunda kalınmıştır. Böylece merkezi Ağrı olan ayaklanmanın bütün Doğu Anadolu bölgesine yayılması hedeflenmiştir. Hoybun Cemiyeti dağıttığı bildiriler ve yaptığı propaganda ile isyancıların moralini yüksek tutmaya çalışmıştır. Nitekim Cemiyet, 1 Eylül’de yayınladığı bir bildiride, Türk ordusuna büyük kayıplar verdirildiği belirtilmiş ve aynı zamanda Türk kuvvetlerini, bazı köyleri yağmalamak ve bir çok insanı öldürmekle suçlamıştır .

Birinci Ağrı İsyanı, 16 Mayıs 1926’da Yusuf Taşo ve çetesinin İran sınırını geçip Beyazit köylerinden hayvan çalarak Ağrı yaylalarına sığınması ve Hası Telli’nin halkı kışkırtmasıyla başlamıştır. İsyan başarıya ulaşmadan bir ay sonra bastırılmıştır.

1927 Eylül’ünde İkinci Ağrı İsyanı başlamıştır. Avrupa’da ve Amerika’da etkili olan ve Amerika’da bir şubesini açan Hoybun Cemiyeti, İkinci Ağrı İsyanı’nı desteklemiştir. Türkiye, Temmuz 1927’de Sovyet Rusya ile yaptığı bir anlaşma ile Kürt isyanlarına karşı Rusya’yı kendi yanına çekmeye çalışmıştır. Ağrı İsyanı’nda Sovyet orduları sınıra asker yığarak isyancıların hareket alanını daraltmıştır. 1928 yılına gelindiğinde İhsan Nuri liderliğindeki isyancı Kürt grupları Ağrı dağına hakim olmuşlardır. 2 bin kişiden fazla isyancı Kürt, dağlara çıkmıştır.

Hoybun Cemiyeti’nin desteklediği Üçüncü Ağrı İsyanı, 1930 yılında başlamıştır. Mayıs 1930’da 4. ve 6. Kolordular Ağrı dağı yakınlarında toplanarak Ağrı İsyanı’nı bastırmak için harekete geçmiştir. 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında yapılan askeri harekatla Ağrı isyanı tamamen bastırılmıştır.

Başta İhsan Nuri olmak üzere isyancıların elebaşları İran’a kaçmışlardır. İran tarafından tutuklanan İhsan Nuri kısa bir süre sonra serbest bırakılmış ve kendisine İran ordusunda görev verilmiştir.

Hoybun Cemiyeti Ağrı isyanının bastırılmasından sonra gücünü büyük oranda kaybetmesine rağmen Türkiye’ye karşı faaliyetlerine devam etmiştir.

Özellikle Fransa, Hatay sorunundan dolayı Hoybun Cemiyeti’nin faaliyetlerini desteklemeye devam etmiş ve dolayısıyla Cemiyeti’nin çalışmaları Suriye’de yoğunlaşmıştır.

Siyasi Kürtçülüğe kültürel bir zemin hazırlamak amacıyla Şam’da 1932 yılında Hawar Dergisi çıkarılmaya başlanmıştır. Celadet Ali Bedirhan ve Kamuran Bedirhan tarafından Hoybun Cemiyeti’nin yayın organı olarak onbeş günde bir Kürtçe ve Fransızca olarak yayınlanan bu dergi, 1943 yılına kadar çıkarılmıştır.

Hawar dergisinin ilk sayısında “amaçları ve özellikleri” başlığı altında derginin sadece ilmi ve edebi bir amaçla kurulduğu belirtilerek yayın politikası şöyle sıralanmaktadır.

a) Kürtler arasında Kürt alfabesi ve gramerinin yayınlanması, menşei ve diğer dillerle akrabalığının incelenmesi (ilk sayıda Kürt alfabesi yayınlanmaktadır)
b) Folklor başlığı altında Kürt efsaneleri, masalları ve Türkülerinin yayınlanması,
c) Kürtlerin yazılı edebiyatları ile müzik, âdet, gelenek, tarih ve coğrafyalarının incelenmesi ve yayınlanması,
d) Kürt dilinin Hint-Avrupa dil grubuna dahil olduğu, Kürtlerin bugün kullandıkları dilin Medlerin, Perslerin, Farsların dili ile aynı olduğuna dair araştırmaların yayınlanması,
e) Derginin sayfalarının “yakından veya uzaktan Kürtçeye, Kürdistan‘a ve Kürtçülüğe ilgi duyanlara” açık olduğu,
f) Kürtlerin modernleşmek istedikleri, ancak Avrupalılara benzemedikleri belirtilmekle “birkaç Kürdün Avrupai giyinmesi bahane edilerek Kürt kıyafetlerini başlık olarak şapkayla ve giysi olarak da smokinle tasvir etmek garip olacaktır” denilerek ırkımıza has âdet, gelenek ve özellikle ile onlardan ayrıldıkları belirtilmiştir.

Günümüz Kürtçülerinin “Kürt açılımı” adı altındaki talepleri, Celadet Ali Bedirhan ve Kamuran Bedirhan gibi “ayrılıkçı Kürtçülerce” 1932 yılından itibaren çıkarılmaya başlayan Hawar Dergisi’nde dile getirilmiştir. Dolayısıyla “Kürtlerin demokratik talepleri” söyleminin arka planında, aslında “Kürtçülerin ayrılıkçı talepleri”yatmaktadır. Zamanla faaliyetleri oldukça azalan Hoybun Cemiyeti’nin, Hatay sorununun gündeme gelmesine paralel, Fransa’nın mandaterliğindeki Suriye’de yeniden canlanmaya başladığı görülmüştür. Nitekim İçişleri Bakanlığı’nın Başbakanlığa yazdığı 12 Ekim 1935 tarihli yazıda; Hoybun Cemiyeti’nin Suriye’de yaşayan kürtlere yardım maskesi altında çalışan fakat gerçekte Hoybun’a yardım toplayan “Kürt Fukara Perver Cemiyeti” adında bir dernek kurduğu, bu derneğin topladığı hububat ve paraları Hoybun’un siyasi amaçları için harcadığı belirtilmiş ve cemiyetin en büyük destekçisinin de Suriye’de kendisini Şeyh Sait’in halifesi ilan eden Şeyh Ahmet olduğu, bu kişinin, geçmişte Türkiye’ye saldırılarda bulunmuş çetelere maddi yardım yaptığı ve eline fırsat geçerse Şeyh Sait’den daha tehlikeli olabileceği vurgulanmıştır.

Hoybun Cemiyeti’nin 1930 yılında açtığı Antakya şubesi de 1935 yılından sonra faaliyetlerini arttırmıştır. Hoybun Cemiyeti’nin “katibi umumisi” olan aynı zamanda Antakya şubesinin de başkanlığını yapan Antakya Lisesi felsefe öğretmeni Memduh Selim, 1936 yılı başlarında Türkiye sınırına yakın Kürt köyleri üzerinde propaganda faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır.

1936 yılı başlarından itibaren Hoybun Lideri Celadet Ali Bedirhan İskenderun, Halep ve Beyrut’taki Taşnak önderleriyle görüşmeler yaparak Cezire üzerinden Türkiye’ye karşı bir hareket yapmayı planlamıştır. Ayrıca Taşnak-Hoybun işbirliğine Türkiye’ye karşı düşmanca duygular besleyen Samdaki “Çerkez Cemiyeti” de dahil edilmiştir. Bu konuda Celadet Ali ile Çerkez Cemiyeti Başkanı Abdullah Bey arasında bir ittifak yapılarak Türkiye’ye karşı üç cemiyetin birlikte hareket etmesi kararlaştırılmıştır. Bu ittifakın yapılmasından sonra Türkiye’ye karşı 1937 yılı başlarında veya ilkbaharda harekete geçilmesi uygun bulunarak Türkiye içindeki taraftarları olarak kabul ettikleri bazı aşiretlere hazırlık yapmaları için talimat dahi verilmiştir. Nitekim 1936 yılı sonlarında Türkiye’nin güney sınırında bir takım çete saldırıları görülmeye başlamış, 1937 yılı başından itibaren bu saldırılar daha da artmıştır. Bu sırada Fransa, İngilizlerin Musul sorununu çözmek için kullandıkları modeli kullanarak Türkiye’ye yönelik “bölücü” hareketleri kışkırtma yoluna gitmiştir. Özellikle Türkiye açısından Hatay’ın ön plana çıktığı 1937 yılında Fransa Dersim İsyanı’nı teşvik etmiştir. Bunun üzerine Türkiye 8 Temmuz 1937 tarihinde Afganistan, Irak ve İran ile Sadabat Paktı’nı kurarak bölgeden yönelebilecek bölücü hareketleri önleme yoluna gir-mistir. Ancak Türkiye’nin çabalarına rağmen 1937 yılında Dersim İsyanı’nın çıkması önlenememiştir.

Bütün bu emperyalist oyunlara karşı Atatürk Türkiyesi de boş durmamıştır: Genç Türkiye Cumhuriyeti, Ağrı İsyanlarını sert bir şekilde bastırdıktan sonra 1932 yılının başında, Celal (Bayar) ve Tevfik Rüştü (Aras) başkanlığındaki iki resmi Türk heyetini İran’a göndermiştir. Bu heyetler, Kürt sorunu konusunda İran’la görüşerek, İran’ın isyancıları himaye etmemesini ve bu konuda Türkiye’ye yardım etmesini istemişlerdir.

Türkiye sadece İran’la değil, Irak’la da Kürt sorunu konusunda görüşmeler yapmıştır. İki kez üst üste Türkiye’yi ziyaret eden Irak Dışişleri Bakanı’ndan, “Barzan bölgesini merkez olarak kullanan isyancı Kürtlere karşı operasyon yapılması” istenmiştir. Irak Hükümeti bu isteği kabul ederek Barzanlı Şeyh Ahmet’e karşı saldırılar düzenlemiştir. Aynı günlerde Irak’ın Ankara Büyükelçisi, İngiliz Büyükelçisi’ne gönderdiği bir yazıda İran, Irak ve Türkiye hükümetleri arasında Kürtlere karşı işbirliğinden söz etmiştir. Bu işbirliği Irakta’ki Kürt isyancılarından Şeyh Ahmet ve Mahmut’u etkisiz hale getirmiştir.

Ağrı İsyanı’nından sonra genç Türkiye Cumhuriyeti içerde de çeşitli önlemler almıştır: 5 Mayıs 1932’de çıkarılan bir İskan Kanunu’yla Kürtlerin bir kısmı Batı bölgelerine yerleştirilmiştir. Aynı kanunla, şeyhlik, beylik ve ağalık kaldırılmış, aşiret resilerinin ve dini liderlerin sahip olduğu yetkiler ellerinden alınmıştır. Türkçeden başka bir dil kullanmak, yeni köyler ve mahalleler kurmak, zanaatkar cemiyetleri oluşturmak da yasaklanmıştır.

Ancak bütün bu dış ve iç önlemlere karşın dışardan “emperyalizm” içerden de “yerli işbirlikçiler” çok geçmeden yeni bir Kürtçü isyan planlamışlardır.

Genç Cumhuriyeti ve Kürt halkını derinden sarsacak olan bu isyanın adı Dersim İsyanı’dır.

Görüldüğü gibi Dersim İsyanı, asla sadece Dersim İsyanı değildir; Dersim İsyanı, 1919-1936 arasındaki “emperyalist” destekli Kürtçü isyanların, bu süredeki yeni isyan hazırlıklarının, genç Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kurulan “kirli ittifakların” nihai bir sonucudur.

Osmanlı Dönemindeki Dersim İsyanları

Dersim, Osmanlı döneminde çokça isyan etmiştir. Dersim aşiretleri, yaşadıkları bölgenin Osmanlı Devleti’nin maden ihtiyacını karşılayan bir bölge olduğunu fark ettikten sonra sıkça Osmanlı’ya karşı isyan etmişlerdir. Dersim aşiretleriyle Osmanlı arasındaki Alevi-Sünni ayrımı bu isyanları daha da şiddetlendirmiştir. Cengiz Özakıncı ‘nın dediği gibi, “Maden demek, silah demek; top, tüfek, gülle demek; gümüş ‘akça’ ve ‘bakır’ mangır demekti. Çaldıran Savaşı‘ndan sonra Osmanlı devleti, ne zaman doğudaki komşuları Rusya ya da İran’la savaşa tutuşacak olsa, siyasal Aleviliğin, Kızılbaşlığın dağlar ve akarsularla korunaklı kalesi Dersim’in önde gelen kimi aşiretleri, Osmanlı’nın top, tüfek ve para üretiminin kaynağı olan çevredeki madenlere saldıracaktı.”

Osmanlı Devleti’ 1514, 1534-1535,1548-1549,1552-1554,1578-1590,1603-1611,1615-1618,1622-1639,1723-1727,1730-1732,17351736,1821-1823 tarihlerinde Alevi, Şii, Kızılbaş İran Devletiyle savaşmıştır. Bütün bu savaşlarda, Sünni Osmanlı’nın yerli top tüfek barut üretimi, kimi Alevi-Kızılbaş Dersim aşiretleri tarafından, yöredeki madenlere yapılan silahlı baskınlarla, saldırılarla kesintiye uğratılmıştır.

İsyancı Dersim aşiretleri 17. Yüzyıla kadar “İran’ın maşası” durumundayken, 19. yüzyıldan itibaren önce Rusya’nın, sonra da İngiltere’nin maşası durumuna gelmişlerdir.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda bazı Dersim aşiretleri, Rusya’nın yanında yer almak için Erzurum’daki Rus konsolosuna teklifte bulunmuştur.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında bazı Dersim aşiretleri o bölgedeki Türk kışlalarına, Türklere ve bazı illere saldırmıştır.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Dersim’deki Kırgan aşireti, Hozat’ı basarak halkı gasp etmiştir.

1892’de Dersim’deki Koç ve Şam uşakları birleşerek büyük gruplar halinde azgınca etrafa saldırmıştır.

1893-1905 arasında Dersim’de zaman zaman büyük karışıklıklar çıkmış, Arapkir ve Kemah halkı can ve mallarını korumak için Saray ve Babıali’ye şikayet dilekçeleri göndermiştir.
Bütün bu belge ve bilgiler, Cumhuriyet döneminde 1937-1938’deki Dersim İsyanı’nın “Son Dersim İsyanı” olduğunu kanıtlamaktadır! Anlaşıldığı kadarıyla “Dersim’in asayişsizlik tarihçesi” bir hayli gerilere gitmektedir.

1896’da Osmanlı yönetimi, Dersim aşiretlerinin “başı bozuklukları”, halka yönelik saldırıları, “yağma” ve “katliamları” üzerine Dersim’le yakından ilgilenmeye başlamıştır. Saray, Babıali, Anadolu Genel Müfettişi Müşir Şakir ve 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa arasındaki yazışmalardan sonra Dersim hakkında bazı kararlar alınmıştır. Bu kararlardan beşincisi, “Dersimlilerin cidden ıslahı için alınması gereken önlemler”dir.

1896 tarihli 5. karardaki önlemelerden bazıları şunlardır:

• Muhtemel bir direniş hesaplanarak, bunu etkisiz hale getirecek kadar 4. Ordu’dan bir kuvvet ayrılacaktır.
• Bu kuvvet güçlü bir komutanın kontrolüne bırakılacaktır.
• Ayrılacak kuvvet sessizce Erzincan, Çemişgezek ve Mamuretülaziz civarından Dersim bölgesine sevk edilecektir.
• Dersim halkını, yirmi para yevmiye ve yarım okka ekmek vererek Hozat yolunun yapımında çalışmaya davet ederek “Dersimlilerin vahşetleri” önlenecektir.
• Aşiretler arasında birleşme önlenecektir.
• Amacın ziraat ve ticaret kapısı açmak olduğu telkin edilerek, halkın ıslahına çalışılacaktır.
• Bu telkinler sırasında muhalefet gösterilmediği takdirde şiddet gösterilmeyecek, aksi halde şiddet gösterilecektir.
• Ne şekilde olursa olsun hiç kimsenin malına el koymamak konusunda askerler uyarılacaktır.
• Bu uygulamaya karşı muhalefet edenlerin Trablus ve Yemen taraflarına sürgün edilecekleri bildirilecektir.
• Askeri harekatın uygulanması sırasında Dersim’de bir süre “örfi idare” uygulanacaktır.
• Dersim sancağı kaldırılacaktır.
• Ovacık, Hozat ve Kızılkilise’de gerektiği zaman Kuzuçan’da örfi idare ilan edilecek ve yer yer “örfi idare mahkemeleri” kurulacaktır.
• O bölgelerdeki kaymakamlık ve müdürlük görevleri o bölge komutanına devredilecektir.
• Kazalarda birer ikişer maliye memuru bulundurulacaktır.
• Uygun birkaç yerde “iptidayi mektepleri”açılacaktır. Eğitim görecek çocuklara yüz dirhem ekmek, senelik bir entari, kuşak ve festen ibaret kapama tarzında bir elbise verilerek çocuklar eğitime teşvik edilecektir.
• Dersim’de bulundurulacak askerin ihtiyaçları zamanında karşılanacaktır.

1896 tarihli bu kararlardan çok açık bir şekilde görüldüğü gibi Dersim, sadece Cumhuriyet döneminde “sorun” olmaya başlamamış, Osmanlı döneminde de çok ciddi bir sorun olmuştur. 19. yüzyılda bazı Dersim aşiretlerinin yağma, saldırı ve isyanları Osmanlı yöneticilerini Dersim ve civarında acil önlemler almaya yöneltmiştir. 1896 tarihli kararlara göre Dersim’e yönelik alınması düşünülen önlemler; bölgeye ordu sevk etmek, aşiretlerin birleşmesini önlemek, halka iş imkanları sağlamak, devlete yönelik muhalefete müsaade etmemek, asileri sürgünle cezalandırmak, bölge yönetimini sivillerden askerlere vermek, yer yer sıkıyönetim ilan edip, sıkıyönetim mahkemeleri kurmak, eğitim düzeyini arttırmak biçiminde sıralanmıştır ki, Dersim’e yönelik benzer önlemler, Cumhuriyet döneminde de gündeme gelmiştir.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Dersim/Doğu Raporları

Dersim’deki karışıklıkların artması üzerine Osmanlı Devleti, Der-sim’deki asayişsizliklere karşı alınması gereken önlemler konusunda, bölgeye araştrrma-inceleme heyetleri göndererek raporlar hazırlatmıştır.

Osmanlı döneminde “Doğu ve Dersim” konusunda hazırlanan raporlar şunlardır:

1) Anadolu Genel Müfettişi Şakir Paşa’nın Raporu. (1899)
2) Mutasarrıf Mardini Arif Bey Raporu (1903)
3) Mutasarrıf Celal Bey Raporu (1906)

Osmanlı Devleti, bu raporlardaki önlemleri uygulamasına karşın Dersim’deki “eşkıyalık” ve “isyan” bir türlü bitmek bilmemiştir. Bunun üzerine Osmanlı Devleti 1907’de, 1908’de, 1909’da ve 1916’da Dersim’deki isyancı aşiretler ve eşkıyalar üzerine askeri harekat düzenlemiştir.

Demek ki neymiş! Dersim’e askeri harekat düzenleyen sadece Genç Cumhuriyet değilmiş, Osmanlı da tam dört kez, Dersim’e askeri harekat düzenlemek zorunda kalmış!…
Ama nedendir bilinmez! Cumhuriyet’in Dersim harekatını “katliamcılık” olarak adlandıranlar, Osmanlı’nın Dersim harekatlarını bilmezlikten gelmektedirler!…
Genç Türkiye Cumhuriyeti, 1926 yılında daha Ağrı İsyanları devam ederken Dersim’in her an patlamaya hazır bir bomba olduğunu görerek Dersim’le ilgilenmeye başlamıştır.
Bu doğrultuda, Dersim’i daha iyi tanımak, Dersim’deki sorunları ve çözüm yollarını araştırmak üzere Dersim’e inceleme heyetleri ve raportörler gönderilmiştir.

Cumhuriyet döneminde Doğu ve Dersim konusunda hazırlanan raporlar şunlardır:

1. Ziya Gökalp’in “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” adlı Kitabı (1924).
2. Kütahya Milletvekili Neşit Hakkı Uluğ’un “Doğu’dan Bir Mektup” Başlıklı Çalışması. (1925).
3. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in Raporu (1926)
4. Elaziz Valisi Cemal (Bardakçı)’nın Raporu (1926)
5. Milli Emniyet Hizmetleri (MEH) Teşkilatı’nrn Van Vilayeti Raporu (1928)
6. MEH’in Urfa Vilayeti Raporu (1928)
7. MEH’in Hakkari Vilayeti Raporu (1928)
8. MEH’in Elaziz Vilayeti Raporu (1928)
9. MEH’in Mardin Vilayeti Raporu (1928)
10. MEH’in Siirt Vilayeti Raporu (1928)
11. MEH’in Diyarbakır Vilayeti Raporu (1928)
12. Elaziz Valisi Nizamettin Ataker’in Raporu
13. Birinci Umum Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) Bey’in Birinci Raporu (1930)
14. Büyük Erkanı Harbiye Reisliği’ne Rapor (Fevzi Çakmak Raporu). (1930)
15. Halis Paşa (Korg. Ömer Halis Bıyıktay) Raporu (1930)
16. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Raporu (1931)
17. Birinci Umum Müfettiş İbrahim Tali Bey’in İkinci Raporu (1931)
18. Jandarma Umum Kumandanlığı Raporu (1932)
19. Erzincan Valisi Ali Kemali Bey’in Erzincan Kitabı (1932)
20. İsmail Hüsrev Tökin’in “Türkiye Köy İktisadiyatı” adlı Kitabı(1934)
21. Başvekil İsmet İnönü Raporu (1935)
22. İktisat Vekili Celal Bayar’ın Şark Raporu (1936)
23. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın Umumi Müfettişler Konferansı’nı Açış Konuşması (1936)
24. Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen’in Umumi Müfettişler Konferansı’ndaki Konuşması (1936)
25. Üçüncü Umumi Müfettişi Tahsin Uzer’in Umumi Müfettişler Konferansı’ndaki Konuşması (1936)
26. Dödüncü Umum Müfettişi Korg. Abdullah Alpdoğan’ın Umumi Müfettişlikler Konferansı’ndaki Konuşması ve Raporu (1936)
27. Dördüncü Umum Müfettişliğin İkinci Raporu (1937 veya 1938)

Görüldüğü gibi genç Türkiye Cumhuriyeti, 1924-1938 arasında, genelde Kürt sorunu, özelde Dersim konusunda tam 27 adet rapor, kitap ve konuşma hazırlatmıştır. Atatürk, bütün bu raporlardan (çalışmalardan) çıkan “ortak analizlere” ve “ortak sonuçlara” göre “Dersim politikasını” biçimlendirmeye çalışmıştır. Yani, Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddia ettikleri gibi genç Cumhuriyetin Dersim politikası, “Atatürk’ün veya İsmet İnönü’nün durup dururken ortaya attığı bir politika” değil; uzun araştırmalar, incelemeler, gözlemler ve sosyolojik tahlillerden sonra, yaşanan olaylar da dikkate alınarak geliştirilmiş son derece “gerçekçi”,”sistemli” ve “bütüncül”bir politikadır.

Genç Cumhuriyetin “Kürtçü isyanları önlemeye” yönelik “Doğu raporları”, özellikle Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra 1925-1928 yıllarında yoğunlaşmıştır. 1930’daki Ağrı İsyanı’ndan sonra Dersim İsyanı’nın ilk işaretlerinin görülmesi üzerine, 1930’ların ortalarında, yerinde incelemeler yapılmıştır.