Türkiye’ de Ekonomik Krizler – 1969-1974-1978 ve 1980 Krizleri

kriz

Bu makalede anlatılan ekonomik krizlerin sebep ve sonuçlarını okudukça, günü kurtarmaya yönelik önlemlerin ekonomiyi daha da içinden çıkılmaz bir hale soktuğunu, Opec’ in dünya ve ülkemiz ekonomisinde ne gibi etkileri olduğunu, siyasi ve gereksiz tartışmaların ekonomiye nasıl zarar verdiğini göreceksiniz…

1969 Krizi

1967 yılında ülkenin başında AP vardı. Turgut Özal ise DPT müsteşarıydı. Demirel’de DP gibi çoğunluğun oyu ile gelmişti. Bu yüzden popülist tavırlar içerisindeydi.

Gerektiğinde laiklik ve rejim karşıtı laflar ediyordu. Aslında bu tavır hükümetin tüm birimlerine yayılmış durumdaydı.

Demirel iktidarının bir özelliği, uzun vadeli yatırımlardan çok kısa vadeli ve oy getirebilecek popülist yatırımlar yapmasıydı.

Ekonomide de aynı şey geçerliydi. Uzun vadeli politikalardan çok kısa vadeli politikalar uygulanıyordu. Ülkede anarşi ve eylemler giderek artıyordu.

12 Ekim 1969 yılında bir seçim oldu. Yine AP çoğunluğun oyuyla iktidar oldu. AP iktidarının 1967 yılında hazırladığı 5 yıllık Ekonomik Plana göre, dışa bağımlılık azaltılacak, yatırım harcamaları %19,9’dan, %24,3’e yükseltilecek ve yatırım harcamaları artırılacaktı.

Yine bu dönemde dış ticaret açığının 226 milyon dolar olması bekleniyordu. Bu dönemde ortalama büyüme oranı %7 olarak tahmin ediliyordu.

AP’nin günü kurtarmaya yönelik popülist politikalarına parti içinden muhalefet geldi. Bazı senatörler ülkedeki siyasi ve ekonomik karışıklığın bir an önce sona ermesini istiyordu.

Demirel,senatörleri partiden ihraç etti. Bunun üzerine AP’den istifalar oldu.

Ülkede bu siyasi gelişmelerin yanı sıra ekonomide de sıkıntılar vardı. İhracat ve İşçi dövizleri girişi TL’nin aşırı değerli olmasından dolayı gerçekleşemiyordu.

Ülkede kısa süreli bir hafif ekonomik kriz oluştu.

Bunun üzerine hükümet TL’i %66 oranında devalüe etti. 1 Dolar=15 Lira oldu. Hükümet IMF ile ilişkiye geçti ve IMF politikalarını uyguladı.

5 Yıllık Kalkınma Programı sonunda gerçekleşen tek hedef %7’lik büyüme oldu.

Ardından 12 Mart 1971’de darbe oldu. Ekonomi Yönetimi,Dünya Bankası’ ndan gelen Dr.Atilla Karaosmanoğlu ve Turgut Özal’ın eline geçti.1969-1981 yılları arasında,siyasi nedenlerinde etkisiyle günü kurtarmaya yönelik politikalar uygulandı.

1974 Krizi-Birinci Petrol Krizi

14 Ekim 1973’te seçimler oldu. En yüksek oyu CHP, MSP ve AP almıştı. CHP’de İsmet İnönü’yü devirerek Genel Başkan olan ve iktidara gelen Bülent Ecevit, MSP ile hükümet kurdu ve 26 Ocak 1974’te Başbakan oldu.

Bülent Ecevit,başbakan olduğunda dünyada Arap-İsrail savaşları başlamıştı. Kıbrıs’ta Faşist bir iktidar vardı ve Türklere zulüm ediyor, soykırım yapıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti, Ecevit döneminde ada’ya iki kere Barış Harekatı düzenledi. Birincisi (20 Temmuz 1974)-İkincisi (16 Ağustos 1974). Adada KKTC kuruldu.

Başta Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkeler Türkiye’ye Kıbrıs nedeniyle ekonomik ambargo uyguladılar.

Öte taraftan Arap ülkeleri anlaşarak petrolün fiyatını 73 yılında 2,5 dolardan 11,6 dolara çıkarmışlardı.Bununla beraber Türkiye’nin içerisinde Anarşi devam ediyordu. Demirel ile Ecevit devamlı ağız kavgası yapıyorlardı.

1974′te petrol fiyatlarının patlayarak 4 katına çıkması Türkiye ekonomisini olumsuz etkiledi. Aynı yıl Kıbrıs Barış Harekatı ile birlikte batılı ülkelerin üstü örtülü ekonomik ambargosu başladı.

Bütün dünya petrol tasarrufuna yönelirken Türkiye petrole sübvansiyon vererek tüketimi patlattı. Dış ticaret açığı 769 milyon dolardan 2.3 milyar dolara fırladı. Bütçe 303 milyon dolar açık verdi.

Dış Ticaret Açığı 769 milyon dolardan 2,3 milyar dolara fırlamıştı. Bu olumsuz faktörler nedeniyle turizm gelirleri de azaldı. Türkiye’nin bütçe açığı rekor büyümeyle 303 milyon dolar oldu. Türkiye Ekonomik Krize girmişti.

Hükümet bir döviz dar boğazına girdi. Bu dar boğazı aşmak için dışarıdan yüksek faizli borçlar alındı. Bu borçların alınması teşvik edildi.

Irakla anlaşma yapıldı ve Türkiye-Irak Yumurtalık Petrol Boru Hattı inşa edildi.

(1977) Hükümet önlemleri hep günü kurtarmaya yönelik idi.

1978 Krizi

1978 yılına kadar gelen hükümetler, özellikle AP iktidarları daima günü kurtarmaya yönelik ekonomik kararlar alıyorlardı. İçerideki refahı artırmak, ithalat yapmak ve borçları ödemek için borçlar alınmıştı.

Bu borçlar abartılı alındığı gibi gereken yerlerde de kullanılmıyordu. Halk tüketime teşvik ediliyordu. İthalat artmıştı. Düşük gelirli vatandaş lüks mallar talep ediyordu.

Otomobil fabrikalarının önünde kuyruklar oluşmuştu. İçeride montaj fabrikaları (yedek parça)
olmayan makinalar ve farklı markalarda traktörler ithal ediliyordu.

Dönemin hükümetleri düşük faizli kredileri hiç ödenmeyecekmiş gibi alıp kullandılar. Önemli miktarlarını da har vurup harman savurdular.

Yurt dışına indirimli kürk satışlarına geziler, otomobil fabrikaları önünde uzayan kuyruklar, onlarca değişik marka traktör ithalatı, gelişigüzel devlet sübvansiyonları bu borçlarla karşılandı.

1970 yılında 1.8 milyar dolar olan borcumuz, 1977 yılında 10 milyar dolara çıktı. 1978 yılında kısa vadeli borçların toplam borç içindeki payı yüzde 52′ye ulaştı. 1978′de kriz patladı.

1970 yılında 1.8 milyar dolar olan dış borç 1977 yılında 10 milyar dolarlara dayandı.Bu borçların çoğu da kısa vadeli borçlardı.Sonunda kriz patlak verdi.

Ardından iktidara gelen Ecevit hükümeti, 4.planı hazırlama çabasına girdi. Ancak daha önce 1 yıllık geçiş planı hazırladı.

Fakat planı uygulayamadan 14 Ekim 1979 seçimlerinde başarısız olduğu için istifa etti.

Yerine gelen Demirel hükümeti’de ülkedeki karışıklıklar nedeniyle önemli kararlar alamadı.

1980 Krizi

Yukarıdaki faktörlerin devamı olarak OPEC ülkelerinin petrol fiyatlarını %150 artırması ekonomiyi tümden yıktı.

OPEC üyeleri petrol fiyatını 1979 ve 1980′de ikinci kez yüzde 150 oranında artırdı. Bu şok Türkiye’de işsizliği yüzde 20′lere fırlattı.

Enflasyon yüzde 63.9′a yükseldi. Pek çok temel tüketim maddesi karaborsaya düştü. Benzin, tüp, ampul bulunamıyordu.

Hükümet ekonomiyi yeniden işler hale getirmek için ünlü “24 Ocak kararları”nı yürürlüğe koydu ve TL yüzde 48,6 oranında devalüe edildi.

İşsizlik %20 oranında arttı. Enflasyon %63’lere geldi.

Tüketim malları karaborsaya düştü, ülkede siyasi sorunlara kıtlıkta eklendi.

Hükümet bu durumdan kurtulmak için,Demirel ve Özal’ın hazırladığı 24 Ocak kararlarını uygulamaya koydu.

Enflasyonu kontrol altına almak, dış kaynak açığını kapatmak, kıtlıkları önlemek ve ekonomiyi yeniden işler hale getirmek için 24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Tedbirleri uygulamaya konulmuştur.

İstikrar programıyla, Türk lirası yüzde 32,7 oranında devalüe edilmiş, doğrudan ve dolaylı ihracatı teşvik edici uygulamalar başlatılmış, fiyatların idari kararlarla tespiti ilkesi terkedilmiştir.

Daraltılan temel mal ve hizmet kapsamı dışında kalan mal ve hizmet fiyatlarının serbestçe tespiti olanağı getirilmiş,açık finansman yoluyla kamuya kaynak sağlanması yolu önemli ölçüde daraltılmıştır.

Sabit kurdan kontrollü dalgalı kur politikasına geçilmiş ve yabancı sermaye girişi özendirilmiştir.

Toplam talebin kontrolü yanında arz koşullarını geliştirmeye yönelik yapısal uyum kararlarının uygulanması, idari organizasyona ilişkin düzenlemelerle de desteklenmiştir.

Bu kapsamda Ekonomik İşler Yüksek Koordinasyon ve Para Kredi Kurulları, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı,Sermaye Piyasası Kurulu, Teşvik Uygulama ve Yabancı Sermaye Daire Başkanlıkları oluşturulmuştur.

1980 sonrası uygulamaya konulan Beşinci, Altıncı ve Yedinci Planların da değişik ölçülerde esasını teşkil eden 24 Ocak Kararları ihracata dayalı dışa dönük sanayileşme stratejisini benimsemişti.

Devletin ekonomiye müdahalesinin asgariye indirilmesini,rekabeti engelleyici müdahalelerin önlenmesini ve ekonominin uluslararası piyasalarla bütünleşmesini amaçlamıştır.

Buna göre Enflasyon aşağıya indirilecek,dış ticaret açığı ihracat artırılarak kapatılacak,
büyüme hızı yükseltilecek ve piyasa ekonomisine önem verilecekti.

Bu kararlarla birlikte TL %48,6 oranında devalüe edildi.

12 Eylül darbesiyle hükümetin düşürülmesiyle bu kararları Turgut Özal yürüttü. Ardından 1983 ‘te Başbakan olan Özal IMF ile Stand-By anlaşması imzaladı.

Anlaşmaya göre,ihracata teşvik verilecek, kamu harcamaları kısılacak, TL yüksek oranda devalüe edilecekti.

Bütçe açığı kısılacak,yabancı sermaye girişi sağlanacak, KİT’lere ürünlerine zam yetkisi verilecekti.

Bu uygulamalar sonucunda ihracatın GSMH’deki payı %11’e çıkartılmıştır. Enflasyon aşağı çekilmiş, siyasetteki rahatlamayla beraber ülkede bir rahatlık meydana gelmiştir.

Ancak işsizlik, dış açık ve bazı sektörlerde tekelleşmenin önüne geçilememiştir.

1977 yılında 10 milyar dolar olan dış borç 17 milyar dolara yükselmiştir.

Türkiye’ de Ekonomik Krizler – 1929 Krizi
Türkiye’ de Ekonomik Krizler – 1946-1954 ve 1958 Krizi
Türkiye’ de Ekonomik Krizler – 1969-1974-1978 ve 1980 Krizleri
Türkiye’ de Ekonomik Krizler – 1986, 1988-1989 ve 1991 Krizleri
Türkiye’ de Ekonomik Krizler – 1994, 1998-1999 ve 2001 Krizleri
——————————————————————————————–

http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=480
http://ekutup.dpt.gov.tr/planlama/42nciyil/temela.pdf
ELDEM Edhem , Osmanlı Bankası Tarihi,199,İstanbul
ELDEM Vedat , Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomisi,Türk Tarih Kurumu, 1994
ERGİN Feridun,Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi,Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı, 1977
GOLOĞLU Mahmut,Milli Şef Dönemi 1939-1960,Cem Yayınevi,1976
http://www.atonet.org.tr/turkce/bulten/bulten.php3?sira=316
KARLUK,Rıdvan,Türkiye Ekonomisi,Beta,İstanbul,1996.
KURUÇ Bilsay, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi,Bilgi Yay.1987
NERE Jacques,1929 Krizi,Çeviren Namık Toprak,Ank.1980.
http://www.sabah.com.tr/2005/11/29/fin148.html
TEKELİ İlhan-İLKİN Selim, 1929 Buhranında Türkiye’nin İktisadi Politika Arayışları, ODTÜ,Ank. 1977.
TEZEL S.Yahya, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi,Yurt Yay., Ank. 1986.
TOKGÖZ Prof.Dr. Erdinç,Sanayileşmede Bölgesel Dengesizlikler, H.Ü. Yayını No.6-14,Ank.1976.
TOKGÖZ Prof.Dr. Erdinç , Türkiyenin İktisadi Gelişme Tarihi (1914-2001) İmaj Yayınları-Sayfa 43-47
TUSİAD Raporları…
Türkiye Ekonomi Kurumu,Türkiye Ekonomisi Sektörel Analiz,Ankara 1998.

Kaynak : A.Tolga AKPINAR / Sinestezi E Dergi

Dersim Yalanları ve Gerçekleri (5)

Dersim Yalanları ve Gerçekleri / Sinan MEYDAN

“Dersim’de Aşırı Güç Kullanımından Atatürk Sorumludur” Yalanı

Cumhuriyet tarihi yalancıları Dersim harekâtı söz konusu olunca sözü döndürüp dolaştırıp Atatürk’e getirir ve Dersim harekatındaki “aşırı güç kullanımından” Atatürk’ün sorumlu olduğunu iddia ederler. Onlara göre Atatürk bir “Kürt düşmanıdır” ve bu harekat sırasında Dersim’de Kürtlerin katledilmesini istemiştir! Cumhuriyet tarihi yalancılarının bu iddiasını çürütmek isteyenler ise “Atatürk’ ün o sırada hasta olduğunu, dolayısıyla Dersim harekatından sorumlu olmadığını, harekatın sorumluluğunun İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Celal Bayar’a ait olduğunu iddia ederler.”

Dersim- Atatürk ilişkisine geçmeden önce, Atatürk’ün bir “Kürt düşmanı” olmadığını çok iyi bilmek gerekir.

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyen Atatürk, Türkiye’deki bütün etnik unsurları “Türk milleti” tanımı içinde gören, hiçbir etnik unsura karşı en ufak bir “düşmanlık” beslemeyen bir anlayışa sahiptir.

Bu gerçeklerden sonra, şimdi Atatürk’ün Dersim harekâtındaki rolüne geçebiliriz.

Öncelikle, “bağımsız” ve “çağdaş” bir “ulus devlet” kurmak isteyen Atatürk, bu isteğini tam anlamıyla gerçekleştirebilmek için öncelikle, Doğu’daki kemikleşmiş“feodal yapıyı” kırması gerektiğine inanmıştır. Ancak emperyalizmin kıskacındaki feodaller, bölge halkını kışkırtarak Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırmıştır. Atatürk de bin bir güçlükle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak için bu ayaklanmaları bastırmıştır.

Buradan tekrar konumuza dönecek olursak: Öncelikle “Hangi Dersim harekâtı?” diye sormak gerekir; çünkü birincisi 1937’de, ikincisi de 1938’de olmak üzere iki Dersim harekâtı vardır.

Konuya soğuk kanlı olarak baktığımızda Atatürk’ün her iki Dersim harekâtından da sorumlu olduğu, ancak harekat sırasında “aşırı güç kullanımından” hiçbir şekilde sorumlu olmadığı anlaşılmaktadır.

I. Dersim harekâtından önce Atatürk, Seyit Rıza’yı “ikna etmek” için Cemal Bardakçı, İzzettin Paşa ve Abdullah Alpdoğan Paşa‘yı görevlendirmiştir. Onlar aracılığıyla Seyit Rıza’ya ulaşarak, ondan, “Dersim’de kışkırtıcılık yapmamasını” istemiştir.

Ancak, Seyit Rıza Cumhuriyet’e meydan okumaya devam etmiştir. Atatürk, 1935 yılında Meclisi açış konuşmasında Dersim’de yapılacak “ıslahat programını” açıklarken, “…Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeye yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım. Tunceli’deki icraatımız neticeleri, bu hakikatin yakın ifadesidir.” demiş ve “İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur.” diyerek de asker ve memurlardan halka “şefkat göstermesini” istemiştir. Atatürk sözlerini “Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de tamamıyla istifade edeceklerdir.” diye bitirmiştir.

Görüldüğü gibi Atatürk, Dersim harekâtını tasarlarken hiç kimseye “Gidin Dersimlileri katledin!” dememiştir; tam tersine “İleri hükümetçiliğin şiarı, halkı kudretine olduğu kadar şefkatine de samimiyetle inandırabilmesidir. Büyük, küçük bütün Cumhuriyet memurlarında bu zihniyetin en geniş ölçüde inkişafına önem vermek çok yerinde olur.” diyerek, hükumeti isyanı bastırırken “şefkatli olunması” konusunda uyarmıştır.

İsyanın büyümesi üzerine 4 Mayıs 1937’de Ankara’da yapılan hükümet toplantısına Cumhurbaşkanı Atatürk de katılmıştır.

4 Mayıs 1937’de, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı, Atatürk’ün başkanlığında yaptığı toplantıda alınan kararları içeren “uyarı” bildirileri hazırlamış ve bu bildiriler “uçaklarla” bölgeye atılmıştır.

Atatürk, manevi kızlarından Sabiha Gökçen’in bu harekata katılmasını istemiştir. Dünyadaki ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen, anılarında, Atatürk’ün isteğiyle Dersim harekâtına katıldığını ve Atatürk’ün kendisine bir de tabanca verdiğini belirtmiştir.

Özetle, 1937’deki I. Dersim harekâtı Atatürk’ün bilgisi dahilinde yapılmıştır.

Atatürk’ün sorumlu olduğu I. Dersim harekatı sonrasında yargılanan 72 kişiden 27’sinin idamı istenmiş, ancak sadece 7’si idam edilmiştir.

1937 tarihli İngiliz Büyükelçiliği raporuna göre I. Dersim harekâtı sonrasında İsyancılardan 265’i öldürülmüş, 20’si yaralı ele geçirilmiş, 27’si yakalanmış, 849’u da teslim olmuştur. Bu sırada 1 subay 28 asker şehit olmuş, 3 subay 46 asker de yaralanmıştır. Genelkurmay kaynağı “Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar” adlı kitapta belgelere dayanılarak verilen rakamlar da bu rakamlara çok yakındır.

Görüldüğü gibi Atatürk’ün doğrudan sorumlu olduğu I. Dersim harekâtında 50 bin ile 100 bin arasında değil, sadece 265 isyancı öldürülmüştür.

1937’deki I. Dersim harekâtı sonrasında yakalanan Seyit Rıza, Elazığ’da yargılandıktan sonra 6 isyancıyla birlikte idam edilmiştir. Ancak Seyit Rıza idam edilirken başına zorla bir fötr şapka giydirilmiş ve idamdan sonra bu haliyle bir de fotoğrafı çekilmiştir. Bütün bunlar, Atatürk’ten habersiz, bazı işgüzarlar tarafından yapılmıştır.

Atatürk’ün Dersim harekâtındaki rolünü doğru bir şekilde ortaya koyabilmek için özellikle 1937’deki I. Dersim harekâtına bakmak gereklidir; çünkü 1938’deki II. Dersim harekatında Atatürk hastadır; harekâttan haberdardır, ama harekâtı çok yakından takip etmesi olanaksızdır.

1937’deki I. Dersim harekatında elebaşılarından Seyit Rıza ve onun etkileyerek ayaklandırdığı 6 aşiret reisi yakalanarak asılmıştır, ama isyancı tüm aşiretler etkisizleştirilememiştir. Bu nedenle çok kısa bir süre sonra, 1938’de II. Dersim İsyanı çıkmıştır. İşte tam da bu noktada “Atatürk, 40 bin ile 100 bin arasında Dersimliyi katletti!” diyen Cumhuriyet tarihi yalancılarının maskesi düşmüştür.

Çünkü, eğer bu iddia gerçekten doğru olsaydı, I. Dersim harekâtından çok kısa bir süre sonra II. Dersim İsyanı çıkmazdı!

1937’deki I. Dersim harekâtından kısa bir sonra, Dersim’de yeni bir isyanın patlak vermesi ve 1938’de II. Dersim harekâtının düzenlenmesi, I. Dersim harekatı sonunda çok büyük kayıplar yaşanmadığını ve dolayısıyla “aşırı güç kullanılmadığını” kanıtlamaktadır.

I. Dersim harekâtına göre, II. Dersim harekâtı çok daha şiddetli olmuştur. Bu harekât sırasında yer yer “aşırı güç kullanıldığı” da doğrudur.

II. Dersim harekâtı 1938 yazında gerçekleştirilmiştir. Elimizdeki belge, bilgi ve nüfus istatistiklerine göre II. Dersim harekâtı sırasında da 1500 ile 2500 civarında isyancı öldürülmüştür.

II. Dersim harekatı sırasında, 14 Ağustos 1938 tarihinde 4. Genel Müfettişlik tarafından isyan bölgesindeki aşiretlere yönelik “uyarı bildirisi” yayınlandığı tarihte Atatürk’ün hastalığı ortaya çıkmış ve tedavi süreci başlamıştır.

Hastalığı süratle ilerleyen Atatürk, 10 Kasım 1938’de vefat etmiştir. Rıza Zelyut‘un dediği gibi: “Bu süreçte artık Kemal Atatürk’ün hastalığı iyice ağırlaşmıştı ve süreci kontrol edebilecek durumda değildi. Böylece onun Alevilere karşı olan koruma kalkanı da ortadan kalkmış durumdaydı.”

“Yurtta barış dünyada barış” diyen, “Zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir” diyen, bir çınar ağacına bile kıyamayarak köşkünü birkaç metre kaydıran Atatürk’ü insan hayatına kasteden “katliamcı bir ırkçı” olarak göstermek son derece yanlış, “ahlâksız” ve “aşağılık” bir tavırdır.

Dersim yalancılarının Dersim harekâtından en çok sorumlu tuttukları bir diğer isim de İsmet İnönü‘dür. Evet! 1937’deki I. Dersim harekâtından Atatürk cumhurbaşkanı, İsmet İnönü de başbakan olarak doğrudan sorumludur. Ancak 1938’deki II. Dersim harekâtından, daha doğrusu harekâtın oluşum biçiminden ne Atatürk ne de İnönü“doğrudan” sorumlu değildir. Çünkü, daha önce ifade ettiğimiz gibi o sırada Atatürk hastadır. İnönü ise Atatürk tarafından başbakanlıktan alınmıştır. 25 Ekim 1937’de Celal Bayar Hükümeti kurulmuştur, yani II. Dersim harekâtı sırasında başbakan İsmet İnönü değil Celal Bayar’dır. Bilindiği gibi aynı Celal Bayar bir süre sonra CHP’den ayrılıp DP’yi kuran ekipte yer almıştır.

Bu konuyu, yıllar önce Ahmet Taner Kışlalı‘nın sorduğu şu soruyla bitirelim:

“Dersim ayaklanması nedeni ile Atatürk’ü ve Kemâlizmi suçlamaya çalışanların öncelikle şu soruyu yanıtlamaları gerekir: ‘Suçlamalar doğru ise, Tunceli yani Dersim, niçin yıllar boyu Atatürk’ün partisine oy vermistir? Türkiye’de Kemalist partiye, ya da başka bir partiye verilen oyların yüzde 70’leri aştığı başka bir il var mıdır?’ İşte Dersim gerçeği!… Gerisi, ‘laf-ı güzaf’!”

Dersim harekatı sonrasında Tunceli’nin Doğu’nun parlayan yıldızı olduğu bir gerçektir. 1940’lardan itibaren hızla değişen Tunceli, kısa zaman içinde Türkiye’nin en aydınlık insanlarının yaşadığı, okuma yazma oranı en yüksek ili haline gelmiş, aydın Tunceli halkı “din” veya “faşizm” propagandası yapan sağ partilere değil, sosyal demokrat partilere oy vermiştir. Dersim’deki ölümlerin baş sorumlusu genç cumhuriyet ve Atatürk değil, Kürtleri kışkırtan Seyit Rıza ve diğer aşiret reisleridir. Bu gerçeği en iyi gören yine Dersim halkı olmuştur.

Dersim harekâtı dünyanın gözleri önünde gerçekleşmiştir

Yine Özakıncı’nın yerinde tespitiyle, Haziran 1938’de başlatılan II. Dersim harekatı, Ağustos 1938’de yabancı ülkelerin Türkiye’deki bütün yabancı ülke askeri ataşelerinin çağırıldığı ve gelip izledikleri “Üçüncü Ordu Tunceli Askeri Manevraları”yla birleştirilmiş ve tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleştirilmiştir. Askerlerin Dersim dağlarında mağaralarında isyancı arama tarama çalışmaları, yabancı ülkelerin askeri ataşeleriyle gazete muhabirleri, tarafından notlar alınarak, fotoğraflar çekilerek izlenmiş, harekâtın sonuçlandırıldığı 16 Eylül 1938’e dek Dersim’in bütün dağları, dereleri, tepeleri, mağaraları, yabancı devlet görevlilerinin gözleri önünde adım adım taranmış, çatışmalar da yabancıların gözleri önünde olup bitmiştir.

İngiliz askeri ateşe Yarbay A. Ross, 5 Eylül 1938 günü İngiltere’ye gönderdiği 119 nolu kapalı raporunda, harekatın sona ermesinden on bir gün önceki durumu şöyle anlatmıştır:
“Türkler şimdi de 3 milyon liralık bir yapım programına giriştiler. Biri Tunceli’nin batısından diğeri doğusundan geçip Erzincan’ı Elazığ’a bağlayan ve çeşitli noktalardan birbirine bağlanarak bölgesel bir ulaşım ağı oluşturan iki yolun yapımı sürmektedir. Şu ana dek toplam uzunlukları 684 metre tutan dokuz köprüyle birlikte, 420 km yol yapılmış ve Telefon hatlarına 5.000 km. eklenmiştir. Mareşal Fevzi Çakmak bana, Mansur (veya Murat) nehrinin kaynağında bir barajdan muhtemelen hidroelektrik enerjisi de elde edileceğini söyledi. Genelkurmay Başkan Yardımcısına ve diğer Türk subaylarına göre, son derece güzel bir yer olan Tunceli bölgesinin ilerde ‘ikinci bir İsviçre’ haline getirilmesi amaçlanmaktadır. Ama bana kalırsa bölgenin erişilmez yapısı ve Türkiye’yi gezen yabancılara çıkartılan güçlükler bu düşün gerçekleşmesini ciddi bir biçimde engelleyecektir.”

Cumhuriyet tarihi yalancılarınca binlerce masum insanın katledildiği söylenen Dersim harekâtı hakkında yabancı basında ve dış ülkelerde bu yönde hiçbir yazıya ve belgeye rastlanmamıştır. Eğer Dersim’de gerçektende bir Kürt katliamı yapılmış olsaydı Atatürk Türkiyesi’ni bir kaşık suda boğmak isteyen emperyalist ülkeler bunu propaganda malzemesi yapmazlar mıydı?

Dersim Yalanları ve Gerçekleri (4)

Dersim Yalanları ve Gerçekleri / Sinan MEYDAN

“Dersim Harekatında 50 Bin İle 100 Bin İnsan Öldürülmüştür” Yalanı

Cumhuriyet tarihi yalancılarının en sık söyledikleri Dersim yalanlarından biri de “Dersim harekâtı sırasında, Türk ordularının 50 bin ile 100 bin arasında insanı öldürdüğü” biçimindedir. Bu yalancılara soracak olursanız “Türkiye Cumhuriyeti Dersim’de bir katliam yapmıştır. Kalanları da değişik yerlere sürmüştür!”

Necip Fazıl Kısakürek, “Dersim’de 50 bin sivil katledildi” demiştir.

İsmail Beşikçi, “1937-1938’deyse 50 binin üzerinde Alevi Kürtün öldürüldüğü görülmektedir” demiştir.

Serafettin Halis, “Dersim’de 70 binle 90 bin arasında insanın kanına ve canına mal olan bir katliam yaşanmıştı.” demiştir.

Ayşe Hür, “Tahminlere göre 110 bin nüfusu olan Dersim’in 72 bin kişisi ülkenin değişik yerlerine sürüldü” demiştir.

Recep Tayyip Erdoğan, “Vergi vermediler diye Dersim’in köylerini kim bombaladı? Zamanının, o zaman ki Cumhurbaşkanının emriyle… Kimdi? İsmet İnönü, CHP’nin başındaydı. Yani CHP bombaladı. 20 bin, 30 bin, 40 bin, 50 bin kişinin yargısız infaz edildiği söylenir. insaf ya!. işte sizin cemaziyelevveliniz bu…” demiştir.

Görüldüğü gibi Dersim harekâtında ölenlerin sayısı, 40-50 binden başlayarak 100 bine kadar çıkmaktadır. İleri sürülen rakamların birbirinden çok farklı olması, bu tezin hiçbir bilimsel temeli olmadığının en açık kanıtıdır. Belli ki, Cumhuriyet tarihi yalancıları, Dersim harekâtına bir “katliam görünümü” verebilmek için “açık arttırma misali” ölü sayılarını olabildiğince arttırmışlardır. Herkes aklından geçeni salladığı için de ortaya birbirini tutmayan çok farklı rakamlar çıkmıştır.

Dersim harekâtı sırasında ölenlerin gerçek sayısını vermeden önce, konunun çok daha iyi anlaşılması için basit bir karşılaştırma yapmak istiyorum:

Türk milletinin iki ölüm kalım savaşında (1915 Çanakkale Savaşı ve 1919-1922 Kurtuluş Savaşı) ölenlerin toplam sayısı 120 bin kişi civarındadır. 75 bin 800 civarında insan Çanakkale Savaş’ında, yaklaşık 40 bin insan da Kurtuluş Savaş’ında ölmüştür (şehit olmuştur).

Şimdi gelin belgelere bakalım: 3. Ordu Müfettişliğinin yaptığı açıklamada Dersim harekâtı sonrasında tarama bölgesinden ölü ve diri olarak 7.954 kişi çıkarılmıştır. Bu 7.954 kişinin 5 bin ile 7 bin kadarı batı bölgelerine sürülmüştür. Bu rakamlara göre Dersim operasyonları sırasında ölenlerin sayısı en fazla 2500 kadardır. Ayrıca bu rakama, bölgeyi terk ederek Erzincan, Elazığ ve Sivas taraflarına kaçanlar da dahildir.

1935 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 101.099 kişidir.

1940 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 94.636 kişidir.

Bu rakamlardan çıkan sonuç şudur:

1935 ile 1940 nüfus sayımları arasında Tunceli (Dersim)’de azalan toplam nüfus 6.463 kişidir. Bunun 5000 ile 7000’i de Batıya sürüldüğüne göre geriye en fazla 1500 kişi civarında bir kayıp nüfus kalmaktadır.

İşte bu noktada nüfusa kayıt olmayan, sayılamayan bu nüfus konusunda polemikler yapılmaktadır: Dersim harekâtı sonrasında yapılan 1940 nüfus sayımında Tunceli nüfusunun bilerek fazla gösterildiği iddia edilmektedir. Ancak bu iddiaların hiçbir bilimsel temeli yoktur.

“Dersim’de 50 bin ile 90 arasında insan öldürülmüştür!” diye tutturanlar, bu nüfus sayımı sonuçlarını görünce tezlerinin çürüdüğünü anladıklarından hemen bir komplo teorisine başvurarak, “o nüfus sayımı sonuçlarına güvenilmez!” demektedirler. Örneğin, Dersim’de onbinlerce insanın öldürüldüğünü iddia eden Veli Saltık,“Harekâttan hemen sonra yapılan 1940 nüfus sayımında Tunceli nüfusu kasıtlı olarak fazla gösterilmiştir!” diyerek iddiasını savunma yoluna gitmiştir.

Hasan Saltık ise 4. Umum Müfettişlik Raporu’na göre Dersim harekâtı sırasında 13.160 sivilin öldüğünü, 11.818 kişinin de sürgün edildiğini belirtmiştir. Ancak, Hasan Saltık’ın 19 Kasım 2009’da Sabah gazetesine verdiği demeçte dile getirdiği bu raporu, Doğu Perinçek‘in dediği gibi, “biz görmüş değiliz!”.

Son olarak 23 Kasım 2011’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı 8 Ağustos 1939 tarihli, Jandarma Komutanlığı’ndan Başvekalet Yüksek Makamı’na gönderilen bir raporda 1936, 1937, 1938 ve 1939 Dersim harekâtları sonrasındaki toplam ölü sayısı 13.806 kişi olarak görülmektedir.

Ancak Hasan Saltık’ın ve Başbakan Erdoğan’ın açıkladıkları belgelerdeki rakamlar, hem 3. Ordu Müfettişliği’nin verdiği rakamlara, hem diğer belgelere, hem de 1935-1940 nüfus sayımları sonrasındaki kayıp nüfus oranlarına uymamaktadır.

Çok daha önemlisi Başbakan’ın açıkladığı bu belgenin Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi‘nde içinde bulunduğu klasördeki diğer belgelerle tarihinin tutmaması bu belgeyi oldukça şüpheli hale getirmektedir. Diğer belgeler 1938 yılının belgeleriyken söz konusu belgenin 1939 yılına ait olduğu görülmektedir. Serap Yeşil Tuna“Devletin Dersim Arşivi” adlı çalışmasının sunuşunda bu belgenin “şüpheliliği” konusunda çok ciddi bir tahlil yapmıştır. Bu tahlile göre her şeyden önce söz konusu belgenin tarihi, birlikte arşivlendiği belgelere uymamakta ve durum devletin arşivcilik yöntemleriyle çelişmektedir. Dahası arşivde bulunan her belgenin yüzde yüz doğru bilgi vermeyebileceği, bir belgedeki bilgilerin en azından birkaç belge tarafından doğrulanmadan tarihçi için hiçbir anlam ifade etmeyeceği ve çok daha önemlisi bazı belgelerin birilerince “amaçlı” olarak hazırlanmış olabileceği, yani sahte olabileceği de göz ardı edilmemelidir.

Dersim Duygu Sömürüsü

Abartılı ve temelsiz iddiaları bir kenara bırakıp konuya belgeler ışığında soğuk kanlı bir şekilde yaklaştığımızda Dersim harekâtı sırasında gerçekten de insanların öldüğünü görmekteyiz. İnsan hayatı kutsaldır ve bırakın 2 bin, 3 bin, 5 bin, 10 bin kişiyi, tek bir kişinin ölmesi bile çok acı bir olaydır. Ancak maalesef, tarih boyunca savaşlar ve isyanlar sırasında dünyanın her yerinde insanlar ölmüştür, ölmektedir ve ölecektir.

Evet! 1937-1938 Dersim harekâtı sırasında insanlar ölmüştür; ölenlerin çoğu isyancı olsa da ölenler arasında “siviller”, “suçsuz insanlar” da vardır.

Harekât sırasında direnen ve silaha sarılan köylerin yakıldığı askeri raporlarda açıkça belirtilmiştir ve bu raporlar Genelkurmay tarafından yayınlanmıştır.

Evet, özellikle 1938’deki II. Dersim harekatı sırasında “bazı suçsuz insanların” öldüğü doğrudur, ancak bu ölümlerin”katliam” ve “kıyım” boyutunda çok fazla miktarda olduğu ve ölümlerin bir kısmının “zehirli gaz” kullanımından kaynaklandığı iddiası yalandır. Çünkü hem Türkiye’nin o tarihlerde zehirli gaz üretimi yoktur, hem de yabancı ülkelerden henüz zehirli gaz alınmamaktadır.

Harekât sırasında Tunceli’ye iki yıl içinde toplam 480 km yol yapılmıştır. Bu yollar sayesinde Dersim Türkiye’ye bağlanarak ticarete açılmıştır. Neşit Hakkı’nın değimiyle, “azametli binalar”, hükümet konakları, köprüler, kışlalar inşa edilmiştir, köylüye toprak dağıtılmıştır. Bu yatırımlarla köylü, aşiret hayatından uzaklaşıp “vatandaş” olmaya başlamıştır. O günlerde Elazığ’da yatılı bölge okulu olarak hizmete giren Kız Enstitüsü’nde Elazığ, Tunceli ve Bingöl köylerinden getirilen kız öğrenciler yetiştirilmiştir.

• Dersim harekâtı ve harekât sırasındaki ölümler değerlendirilirken, Dersim’de çok geniş çaplı bir isyan olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır.
• Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin, içerde Dersim İsyanı’mn patlak verdiği günlerde, dışarıda da Hatay ve Boğazlar sorunuyla uğraştığı asla unutulmamalıdır.
• Dersim harekâtı sırasında yaşanan ölümlerin en büyük sorumlusunun, Dersim halkını kandırarak genç Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kışkırtan Seyit Rıza ve Alişer gibi aşiret reisleri olduğu asla unutulmamalıdır.
• Dersim İsyanı başladığında Cumhuriyet hükümetinin derhal silaha sarılıp isyancıların üzerine saldırmak yerine, önce ekonomik, kültürel, siyasi çözümlere başvurduğu ve bölgenin önde gelen aşiret reisleriyle görüşmeler yaparak onları ikna etmeye çalıştığı, asla unutulmamalıdır.
• Harekât öncesinde bölge halkına “uyarı bildirileri” atılarak, isyancıların yanında yer almamalarının istendiği asla unutulmamalıdır.
• Bütün bunlara karşın Dersim aşiretlerinin ele başlarının; kanla, ateşle, göz yaşıyla, yokluk ve yoksulluk içinde olağanüstü bir mücadeleyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı silaha sarılmaları üzerine hükümetin Dersim’e askeri harekât düzenlediği asla unutulmamalıdır.

Özetle, 1937-1938’de Dersim’de Cumhuriyete meydan okuyan silahlı bir güç vardır.

Resmi kayıtlara göre, 4 Ekim 1937 tarihine kadar Tunceli’den 4076 tüfek, Erzincan’dan 786 tüfek ve Bingöl’den 126 tüfek olmak üzere toplam 4991 tüfek toplanmıştır. Silah arama çalışmaları bundan sonra da devam ettirildiğine göre bütün harekât boyunca toplanan tüfek sayısı 5 binin üzerindedir. Nitekim, Millet Meclisi’nin 7 Temmuz 1939 tarihli toplantısında Dahiliye Vekili Faik Öztrak, “Dersim mıntıkasından şimdiye kadar toplanan silahların adedi 14.593’tür. Bu silahların hepsi son sistemdir” demiştir.

Ayrıca ölümler de tek taraflı değildir. İsyancıların, karakolları, kışlaları basıp, Türk askerlerini öldürdüğünü daha önce anlatmıştık.

İngiltere Dışişleri Bakanlığı gizli belgeleri arasında bulunan 22 Mayıs 1937 tarihli bir belgede, “Sayılarınrn 1500’ün üstünde olduğu söylenen Kürt asilerinin Türk kuvvetlerine ciddi kayıplar verdirmeye devam ettiği ve ellerine düşen subayların vücutlarını vahşice parçaladıkları” söylenmektedir. Dahası, Ağrı İsyanı önderi Huske Telli, kendi ailesini kendi elleriyle kurşuna dizmiştir. Garo Sasuni, “Hayrenik dergisi”nin Kasım 1929 sayısında yayımladığı, 1969’da Beyrut’ta, 1986’da Stokholm’ de Türkçe olarak basılan “Kürt Ulusal Hareketleri” kitabında bu gerçek çok açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Özakıncı’nın belirttiği gibi, Ağrı İsyanı bastırıldıktan sonra, Türk ordusu, Ağrı tepelerinde öldürülmüş kadın ve çocuk cesetleriyle karşılaşmış, fakat isyancılar, bütün dünyaya “Türk ordusu kadınlarımızı çocuklarımızı öldürdü!” propagandası yapmışlardır.

19. yüzyıldan bugüne; Şeyh Hasanlı aşiretlerinin Osmanlı madencilerini kadın çoluk çocuk demeden katletmesinden, Huske Telli‘nin Ağrı İsyan’nda kendi ailesini yok etmesine ve PKK elebaşı “bebek katili” Abdullah Öcalan’ın 1983 sonrasında 30.000 Mehmetçiği şehit etmesine kadar, tarihte birçok “aşiret kıyımı”, birçok “Kürtçü vahşet” örneği vardır.

“Türkiye Cumhuriyeti Dersim’de katliam yaptı!” yalanının temel kaynağı, Kürt Teali Cemiyeti üyesi, Koçgiri ve Dersim İsyanı’nın elebaşlarından Baytar Nuri Dersimi‘dir. Baytar Nuri “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı anılarında, “Cumhuriyet ve Türk düşmanlığının” ve “ateşli Kürtçülüğünün” etkisiyle olsa gerek, olayları iyice abartarak, adeta biri bin yaparak anlatmıştır.

Şu satırlar ona aittir: “Türkler Tujik dağı eteklerini tamamen işgal etmiş ve buralarda ellerine geçen Kürt halkını merhametsizce öldürmüşlerdi. Tujik dağı eteklerinden Iksor vadisindeki büyük mağaralara sığınmış olan binlerce çocuk, kadın ve kızlar, bu mağaraların menfezleri -Genelkurmayın emir ve murakabesi altında- çimento ile kapattırılmak suretiyle mahvedil-mişlerdi. (…)” İşte Dersim isyancısı Baytar Nuri’nin ruh hali!

Şu satırlar da ona aittir:

“intikam! intikam! intikam! İntikam!İntikam!.. Kürt namusuna sürülen lekeyi temizlemek için. İntikam .. Süngülenen yüz binlerce Kürt evladının feryadını dindirmek için. intikam!.. Girdaplara atılan, ateşlerde yakılan gelin ve kızlarımızın Kürdistan afakında uğuldayan iniltilerini teskin için. İntikam!..
Darağaçlarının altında ölümü kahramanca selamlayan, ‘Yaşasın hür ve müstakil Kürdistan diye haykırarak Şahadet tacını giyen binlerce vatan kurbanlarının gayelerini tahakkuk ettirmek için. İntikam!..”

Kendinden geçmiş, cezbeye tutulmuş bir meczup misali “intikam!… intikam!..” diye bağırarak Türklere “kin” ve “nefret” kusan Baytar Nuri, aktivist bir Kürtçü olarak kaleme aldığı “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı kitabında hayal gücünü de kullanarak gerçekleri alt üst etmiştir.

İşte onun alt üst ettiği gerçekler, bizim Cumhuriyet tarihi yalancılarına kaynak olmuştur…

Dersim Yalanları ve Gerçekleri (1)

Dersim Yalanları ve Gerçekleri / Sinan MEYDAN

Daha önce kamuoyuyla paylaşılmayan belge ve bilgilerle yeni bir Dersim Dosyası:

Genç Cumhuriyetin Dersim’e yönelik operasyonunun nedeni Kürtleri yok etmek, soykırıma uğratmak mıdır, yoksa rejim karşıtı, bölücü bir isyanı bastırmak mıdır? Neden sadece Dersim olaylarının sonuçlarından söz edilirken olayların nedenlerinden hiç söz edilmemektedir? Şimdi gelin hep birlikte 1937-1938’e uzanıp, Dersim İsyanı‘nı anlamaya çalışalım.En kanıksanmış Cumhuriyet tarihi yalanlarından biri “Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün liderliğindeki genç Cumhuriyetin, 1937-1938 yıllarında Dersim’de Kürtleri katlettiği!” biçimindedir. Ülkemizde bugün, tarihçisinden gazetecisine, eğitimcisinden siyasetçisine kadar neredeyse herkes, Türkiye Cumhuriyeti’nin Dersim’de bir kıyım ve katliam yaptığını peşinen kabul etmiş gibidir.Örneğin, İsmail Beşikçi‘nin bir kitabının adı, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi‘ dir. Hasan Cemal‘in bir yazısının adı da, “Dersim Katliamını Mazur Göstermeye Çalışmanın Ahmaklığı Üzerine” dir.”Dersim yalanı” Türkiye’de son zamanlarda sıkça siyasete alet edilmeye de başlanmıştır. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Meclis kürsüsünden defalarca “Tek Parti döneminde Dersim’de katliam yapıldı!” demiştir.”Dersim’de katliam yapıldı!” iddiaları, bugün bazı iç ve dış Cumhuriyet düşmanlarınca, Türkiye‘yi soykırımla suçlamak için kullanılmak istenmektedir. Örneğin, 13 Kasım 2008’de Avrupa Parlamentosu himayesinde Dersim Soykırımı Konferansı düzenlenmiştir. Düzenleyenler, bu konferansın amacını, Ermeni, Süryani, Pontus Rumlarına karşı soykırım suçu işleyen Türkiye’nin suçlar listesine yeni bir insanlık suçu daha ekleniyor: “Dersim soykırımı” biçiminde açıklanmıştır. Prof. Dr. Ronald Mönch, Dersim’de yaşananların insanlık suçu olduğunu savunarak Atatürk ve dönemin Bakanlar Kurulu üyeleri ile üst düzey askeri yetkililer için, “Yaşasalardı savaş suçlusu olarak yargılanmaları gerekirdi!” demiştir.19 Kasım 2009’da Dersim Soykırımı Konferansı’nın ikincisi yine Brüksel’de yapılmıştır. Bu toplantılardan sonra, Dersim harekatının ‘soykırım’ olarak tanımlanmasını isteyen bir heyet, bu olayları Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne götürmek için harekete geçmiştir. Aralarında ABD’li avukat Prof. Dr. Barry Fisher ile Dink davası avukatı Erdal Doğan‘ın da bulunduğu heyet, 12 Nisan 2011’de Tunceli’de incelemelerde bulunmuştur. Dersim yalanı, kartopu misali büyüdükçe büyümüş ve sonunda 1937-1938 Dersim isyanını bastıran CHP içinden bazıları bile bugün “Evet! Dersim’de katliam yapıldı!” deme noktasına gelmiştir.

Peki ama gerçekte Dersim’de ne olmuştur?

Gerçekten de Atatürk ve İnönü, Dersim’de Kürtlerin katledilmesini mi emretmiştir?

Genç Cumhuriyetin Dersim’e yönelik operasyonunun nedeni Kürtleri yok etmek, soykırıma uğratmak mıdır, yoksa rejim karşıtı, bölücü bir isyanı bastırmak mıdır? Neden sadece Dersim olaylarının sonuçlarından söz edilirken olayların nedenlerinden hiç söz edilmemektedir?
Şimdi gelin hep birlikte 1937-1938’e uzanıp, Dersim İsyanı’nı anlamaya çalışalım.

Dersim İsyanı’nın Kökleri Koçgiri İsyanı‘nda gizlidir

Dersim İsyanı ve sonrasındaki Dersim harekatını anlamak için öncelikle Kurtuluş Savaşı yıllarındaki Koçgiri İsyanı’na (1921) bakmak gerekir. Koçgiri İsyanı’nın zamanlaması, isyandaki emperyalizm parmağı, isyanda rol alan aktörler, isyanın bastırılma biçimi, isyanının bastırılma biçiminin istismar edilmesi, Cumhuriyet dönemindeki Dersim İsyanı’nı çağrıştırmaktadır. Dikkatli bir göz, Dersim İsyanı’nın köklerinin Koçgiri İsyanı’nda gizli olduğunu çok kolay bir biçimde görebilir. “Dersim sonuçtur; başlangıç Koçgiri İsyanı’dır”

Şimdi, sırasıyla Koçgiri İsyanı’ndan Dersim İsyanı’na uzanan düşünsel ve eylemsel çizgiye göz atalım ve Dersim’in Koçgiri’deki köklerini görelim:

1. Koçgiri İsyanı da Dersim İsyanı gibi emperyalistlerce kullanılmıştır: Koçgiri İsyanı’nı planlayan Kürt Teali Cemiyeti İngilizlerin kontrolünde bir cemiyettir. İngilizler, Kemalistlerin, Çerkez Ethem’le ve Yunan ilerleyişiyle iyice köşeye sıkıştığı bir zamanda Koçgiri İsyanı’nı organize ederek Milli hareketi sonuçsuz bırakmak istemişlerdir. Dersim İsyanı’nın arkasında da -Hatay meselesinin tartışıldığı günlerde Türkiye’nin elini zayıflatmak isteyen-Fransız emperyalizmi olduğu anlaşılmaktadır.

2. Koçgiri İsyanı da Dersim İsyanı gibi Bağımsız Kürdistan parolasıyla başlatılmıştır: Koçgiri İsyanında isyancıların taşıdığı yeşil, kırmızı, beyaz Kürdistan bayrağı ve isyancıların dillerindeki Kürdistan marşı, Baytar Nuri‘nin Sivas’ın Kangal ilçesinin Yellice bucağında Hüseyin Abdal Tekkesi‘nde yaptığı toplantıda, Sevr Antlaşması‘na uygun olarak bir Kürt devleti kurulması düşüncesini kabul ettirmesi, isyan sırasında Şadan aşiretinin Refahiye ilçesindeki hükümet konağına Kürt bayrağı çekmesi, Hozat toplantısı sonunda Baytar Nuri’nin babası İbrahim Ağa’nın hazırladığı 15 Kasım tarihli bildiriyle ayrılıkçı Kürt aşiretlerinin Ankara hükümetinden bir tür “özerk Kürdistan” talep etmeleri, Batı Dersim aşiretlerinin de 25 Kasım tarihli başka bir bildiriyle bağımsız Kürdistan talep etmeleri, İmranlı’daki yönetimi ele geçiren isyancıların hükümet konağına Kürt bayrağı çekmeleri ve Baytar Nuri’nin, “İlk önce Dersim’de Kürdistan istiklali ilan edilecek. Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek. Kürt milli kuvveti, Elazığ, Malatya istikametinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden resmen Kürdistan istiklalini,i tanımasını isteyecek” diyerek Koçgiri İsyanın amacını açıklaması, Koçgiri İsyanı’nın bağımsız Kürdistan isteğiyle çıkarıldığını şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde kanıtlamaktadır.

3. Koçgiri İsyanının baş aktörleri Dersim İsyanı’nda da karşımıza çıkmıştır:

Koçgiri İsyanı’yla Dersim İsyanı arasındaki bağın ve sürekliliğin en açık kanıtlarından biri, 1921 Koçgiri İsyanı’nda ön saflarda yer alan Baytar Nuri, Alişer ve Seyit Rıza gibi isimlerin, Dersim İsyanı’nda da karşımıza çıkacak olmasıdır. Dersim İsyanı’nın ele başı Seyit Rıza’nın, Koçgiri İsyanı’nın perde arkasındaki kışkırtıcılarından biri olduğu gerçeği nedense Cumhuriyet tarihi yalancılarınca hep gözden kaçırılmaktadır. Bazı Kürt aşiret liderlerinin ayrılıkçı Kürtlerden ayrılarak Ankara’ya gidip TBMM’ye katılmaları üzerine Seyit Rıza ön plana çıkmıştır. Adamlarıyla birlikte köyünden çıkarak Dersim’e gelen Seyit Rıza, Sivas’taki isyancılara gidecek yardımı organize etmeye başlamıştır. Bütün plan ve program hazırlanmıştır, kış atlatılır atlatılmaz bağımsızlık ilan edilecektir. İsyancılardan Baytar Nuri, bu planı şöyle açıklamıştır:
“İlk önce Dersim’de Kürdistan istiklali ilan edilecek. Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek. Kürt milli kuvveti, Elazığ, Malatya istikametinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden resmen Kürdistan istiklalini tanımasını isteyecek.”

İsyanın yeni önderlerinden Seyit Rıza, TBMM’ye katılan Kürt milletvekillerinin Dersim’i temsil etmediklerini, çünkü Doğu Anadolu’da bir Kürt yönetimi kurularak bağımsızlığın ilan edildiğini bildirmiştir. Bu sırada Dersim’deki ayrılıkçı aşiret liderleri üzerindeki baskısını artıran TBMM, Baytar Nuri’yi tutuklamıştır. Baytar Nuri’nin tutuklanmasına isyancı aşiretler büyük bir tepki göstermişlerdir. Seyit Rıza, Baytar Nuri’nin hemen serbest bırakılmasını aksi halde hiç zaman kaybetmeden Dersim’den Sivas’a saldıracaklarını bildirmiştir. Bir taraftan Yunan ilerleyişi, diğer taraftan da iç isyanlarla uğraşan TBMM, yeni bir isyanı göze alamayarak Seyit Rıza’nın isteğini kabul etmiş ve Baytar Nuri’yi serbest bırakmıştır. Bu arada Dersim mutasarrıfı da tehdit edilerek bölgeden uzaklaştırılmış ve bölgenin tüm hakimiyeti aşiretlerin eline geçmiştir.

4. Koçgiri İsyanı da Dersim İsyanı gibi “bastırılması sırasında aşırı güç kullanıldığı” iddiasıyla tartışma konusu olmuştur: Dersim isyanını bastırmakla görevlendirilen Nurettin Paşa’nın “aşırı güç kullandığı, Kürtlere baskı yaptığı, suçsuz insanları da öldürdüğü” iddiaları ve bu doğrultuda başlatılan propaganda çalışmaları sonunda, hem bir af çıkartılarak Kurtuluş Savaşı’nın en kritik aşamasında isyancı Kürtçülerin çoğu serbest bırakılmış, hem de Kürtçü propaganda çalışmalarıyla isyancı Kürtçüler adeta mağdur durumuna getirilmiştir. Bu mağdur edebiyatı, ayrılıkçı Kürtçü hareketin işini kolaylaştırmaktan başka hiçbir şeye yaramamıştır. Bilindiği gibi benzer bir aşırı güç kullanma iddiası ve bir mağdur edebiyatı da Dersim İsyanı’ndan sonra başlatılmıştır. 1921 Koçgiri İsyanı’nın TBMM temsilcisi Nurettin Paşa tarafından çok sert bir biçimde bastırılması ve bunun ayrılıkçı Kürtçülerce propaganda malzemesi haline getirilmesi, Kürt hafızasında “Kemalist sistemin Alevi-Kürtlere düşman olduğu” biçiminde yer etmiştir ve bu hafıza, sonradan 1937-1938’deki Alevi-Kürt Dersim İsyanı’na meşruiyet kazandırmak için kullanılmıştır.

Özetle, emperyalizm ve onun yerli işbirlikçisi durumundaki ayrılıkçı Kürtçü aşiret liderleri, Kurtuluş Savaşı sırasında Koçgiri İsyanı’yla gerçekleştiremedikleri bağımsız Kürdistan projesini, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirmek için, bir anlamda kaldıkları yerden işe başlayarak Dersim İsyanı’nı örgütlemişlerdir. Yani, Dersim’in kökleri Koçgiri’de gizlidir… Dersim’in kökleri bir başka yerde daha gizlidir…

Dersim İsyanı’nın Kökleri: Hoybun Cemiyeti ve Ağrı İsyanları

Türkiye’de 1919’daki Koçgiri İsyanı’yla 1937-38’deki Dersim İsyanı arasında, emperyalizm destekli, “bölücü” ve “irticacı” çok sayıda Kürtçü isyan çıkmıştır. Bu isyanlar içinde, Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra en etkili Kürtçü isyan Ağrı İsyanlarıdır.

Koçgiri İsyanı, Nasturi İsyanı, Şeyh Sait İsyanı ve Ağrı İsyanlarının başarısız olması üzerine Dersim İsyanı; tertiplenmiştir. İlk Ağrı İsyanı Mayıs 1926’da, ikincisi Eylül 1927’de, üçüncüsü de Eylül1930’da çıkmıştır. Ağrı İsyanlarının arkasında Kürt-Ermeni dayanışmasıyla kurulan ayrılıkçı Hoybun Cemiyeti vardır. Hoybun Cemiyeti, Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra yurt dışına kaçan ve İngilizlerle işbirliğine giren Kürt liderleriyle Ermeni Taşnak liderleri arasındaki işbirliği sonunda kurulmuştur. Hoybun Cemiyeti’nin kuruluşuyla ilgili ilk toplantı 1927 Şubat’ında İngilizlerin Revandiz Kaymakamlığı’na getirdikleri Seyyit Taha’nnn evinde yapılmıştır. İngiltere’nin Irak olağanüstü komiser yardımcısı Edmons’un organize ettiği bu toplantıda Türkiye’de çıkarılacak bir isyanla ilgili olarak şu kararlar alınmıştır:

a) İngilizler, Kürtlere para ve ihtiyaç halinde silah yardımı yapacaklardır.
b) Nasturiler, Kürt kıyafetleri giyerek isyana katılacaklardır.
c) Hazırlıklar tamamlandıktan sonra harekete geçilecektir.
d) İsyan Şemdinli Yüksekova’dan başlayacak ve hedef Van’ın ele geçirilmesi olacaktır.

Taşnak Ermenilerinden Leon Emirizyon, Sultanyan ve Aris adlı kişilerinde katıldığı ikinci toplantı Mart 1927’de yine Siyyit Taha’nın evinde yapılmıştır. Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza ile kaçak subaylardan Kasım ve İhsan Nuri’nin de katıldığı bu toplantıda Cemiyetin adı Hoybun olarak tesbit edilmiştir.

Kuruluş hazırlıklarına Irak’ta İngilizlerin kontrolünde başlanan Hoybun Cemiyeti, esas kuruluş kongresini Fransa’nın kontrolünde ve Ermenilerin güçlü olduğu bir bölgede yapmıştır. Kongrede cemiyetin başkanlığına Celadet Ali Bedirhan seçilmiştir. Merkez heyeti üyeliklerine ise, Süreyya Bedirhan, Kamuran Ali Bedirhan, Memduh Selim, Nizamettin, Tevfîk Cemil, Haso Ağa, Mustafa Bozan, Halil Rahmi, Cesim Ağa (Şihnu) Şerif, İbrahim ve Emin Ali Ağa seçilmişlerdir. Hoybun Cemiyeti, doğrudan genç Türkiye Cumhuriyeti parçalamak için kurulmuştur. Nitekim, kongrede Hoybun Cemiyeti’nin kuruluş amacı belirtilirken, “Türk Kürdistanı’nın bağımsızlığı olarak” tespit edilmiş, Türkiye’nin dışındaki “hiçbir millet ve devlete karşı aleyhtar ve tecavüzkar bir vaziyet almamayı şiarı ittihaz eylemiştir” denilmiştir. Hoybun Cemiyeti, isyan hazırlıklarına başlamış ve bu amaçla 1928 yılında, “Türkiye’de Kürtlerin Katliamı” adlı 48 sayfalık bir kitapçık bastırmıştır.

Hoybun Cemiyeti, özellikle para toplamak ve propaganda yapmak amacıyla Paris Taşnak Merkezi üyesi Çamlıyan ile Süreyya Bedirhan yoğun faaliyetlerde bulunmuşlardır. Çamlıyan faaliyetlerini daha çok Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Mısır gibi ülkelerde yoğunlaştırmışken, Süreyya Bedirhan, Hoybun Cemiyeti’nin Avrupa temsilcisi olarak Paris’te bir büro açmış ve Avrupadaki faaliyetleri yürütmüştür. Süreyya Bedirhan, Avrupa’daki faaliyetlerinin yanında para toplamak ve Amerikan kamuoyunu etkileyerek ABD desteğini sağlamak amacıyla 1928 yılında ABD’ne gitmiştir. Hoybun Cemiyeti adına ABD’nin çeşitli yerlerinde konferanslar veren Süreyya Bedirhan ilk aşamada 20 bin dolar para toplamıştır.

Bedirhan, ABD’ndeki faaliyetleri esnasında Ermenilerle de yakın işbirliğine girmiş, Ermeni Kilisesi’nde de bir konferans vermiştir.

Süreyya Bedirhan’ın ABD’ndeki konferansları bir kitapçık halinde 1928 yılında Hoybun Cemiyeti tarafından İngilizce olarak yayınlanmıştır. Kitapçığa “Aynı Türk” başlığı adı altında bir giriş yazan Herbert Adams Gibboms; Süreyya Bedirhan’ın Kürt Milli Meclisi Hoybun’un temsilcisi olarak Kürdistan’ın durumunu Amerikan hükümeti ve insanlarına anlatmak için geldiğini belirtmiş ve Bedirhan’ın kısa bir biyografisini vermiştir.

Süreyya Bedirhan, Kürt isyanı ve medeniyeti adına Hoybun ve Kürdistan adına Amerika, İngiltere, Fransa ve İtalya’yı 1925 yılından beri Kürdistan’da Türklerin yaptıkları gaddarlığı incelemeleri için uluslararası bir komisyon kurmaya davet etmiştir.

Cemiyetin faal üyesi ve Ağrı isyanlarının elebaşısı İhsan Nuri, 1924 yılında Türkiye’den kaçarak Irak’a, dolayısıyla İngilizlere sığınmış, daha sonra 1930 yılında çıkan Ağrı İsyanları sırasında Kürtlerin davalarını Milletler Cemiyeti’ne götüreceğini basın aracılığıyla dolaylı yoldan duyurmuş, hatta Irak’ta yaptığı temaslarda böyle bir müracaatı teşvik etmiş, ayrıca Ağrı isyanları sırasında İngiltere’nin kontrolündeki Barzani Kürtleri, Irak sınırını geçerek Türkiye’ye saldırmıştır. Bütün bunlar dikkate alınacak olursa İngiltere’nin bölgedeki gelişmelerle yakından ilgilendiği ve en azından Türkiye’ye karşı yönlendirmeler ve kışkırtmalar yaptığını görülmektedir. 12 Nisan 1931 tarihinde İçişleri Bakanlığı’ndan Başbakanlığa gönderilen bir yazı ekindeki rapora göre; İngiltere’nin bölgedeki aşiretler ve gelişmelerle yakından ilgilenmesinin amacının, “Hakkari vilayeti ile Cizre’de dahil olmak üzere Irak Kürtleri hakimiyeti altında Irak ile Türkiye arasında bir Kürt hükümeti teşkil etmek” olarak değerlendirilmiş, bu amaçla Şeyh Mahmut’un Kürdistan Prensi ilan edileceği, Barzani şeyhi emri altına verecekleri, ve Nasturileri Kürtleştirmeye çalıştıkları belirtilmiştir.

Hoybun Cemiyeti, Temmuz 1929’da Halep’te iki toplantı yapmıştır. Bu toplantılara başta Celadet Ali Bedirhan, Memduh Selim, Cemilpaşa-zade Mehmet, Cemilpaşazade Kadri, Yado, Vahan Papazyan, Hrrşak Papazyan ve Karabet olmak üzere 45 kişi katılmıştır. Toplantılarda, Suriye’deki yerli ve Türkiye’den firari Kürtlerden “azami istifade edilmesi”, Türkiye’ye karşı yapılacak herhangi bir hareketin tam ve mükemmel olarak tamamlanmasına karar verilmiştir.

Hoybun-Taşnak ittifakında önem verildiği vurgulanan Dersim bölgesinde Koçgirili Alişir, Hoybun bildirilerini aşiretler arasında yayarak bu bölgelerin de Ağrı İsyanı’na destek olmasına zemin hazırlamıştır. Sonuçta Dersim aşiretleri üzerinde dini bir otoriteye sahip olan Seyit Rıza, devlet görevlilerine karşı direnişe geçmiş, bunun üzerine Ağrı bölgesinden oraya da kuvvet kaydırılmak zorunda kalınmıştır. Böylece merkezi Ağrı olan ayaklanmanın bütün Doğu Anadolu bölgesine yayılması hedeflenmiştir. Hoybun Cemiyeti dağıttığı bildiriler ve yaptığı propaganda ile isyancıların moralini yüksek tutmaya çalışmıştır. Nitekim Cemiyet, 1 Eylül’de yayınladığı bir bildiride, Türk ordusuna büyük kayıplar verdirildiği belirtilmiş ve aynı zamanda Türk kuvvetlerini, bazı köyleri yağmalamak ve bir çok insanı öldürmekle suçlamıştır.

Birinci Ağrı İsyanı, 16 Mayıs 1926’da Yusuf Taşo ve çetesinin İran sınırını geçip Beyazit köylerinden hayvan çalarak Ağrı yayalarına sığınması ve Hası Telli’nin halkı kışkırtmasıyla başlamıştır. İsyan başarıya ulaşmadan bir ay sonra bastırılmıştır.

1927 Eylül’ünde İkinci Ağrı İsyanı başlamıştır. Avrupa’da ve Amerika’da etkili olan ve Amerika’da bir şubesini açan Hoybun Cemiyeti, İkinci Ağrı İsyanı’nı desteklemiştir. Türkiye, Temmuz 1927’de Sovyet Rusya ile yaptığı bir anlaşma ile Kürt isyanlarına karşı Rusya’yı kendi yanına çekmeye çalışmıştır. Ağrı İsyanı’nda Sovyet orduları sınıra asker yığarak isyancıların hareket alanını daraltmıştır. 1928 yılına gelindiğinde İhsan Nuri liderliğindeki isyancı Kürt grupları Ağrı dağına hakim olmuşlardır. 2 bin kişiden fazla isyancı Kürt, dağlara çıkmıştır.

Hoybun Cemiyeti’nin organize ettiği Üçüncü Ağrı isyanı, 1930 yılında başlamıştır. Bölgedeki Celali, Süphanlı, Haydaranlı, Milanlı, Hasenanlı, Zirkanlı, Cibranlı ve Mokorlu aşiretlerinin katıldığı Ağrı İsyanı’nın lider kadrosuna Türk ordusundan firari yüzbaşı İhsan Nuri, Ermeni Zilan ve Bro Haso Telli oluşturmuştur. İsyana katılan aşiret mensuplarının yanında Ermeni ve Nasturi çeteleri de yer almıştır.

Genç Türkiye Cumhuriyeti, Hoybun Cemiyeti’nin organize ettiği Ağrı İsyanına karşı 1930 Haziran’ından itibaren askeri harekata başlama kararı almıştır. Mayıs 1930’da 4. ve 6. Kolordular Ağrı dağı yakınlarında toplanarak Ağrı İsyanı’nı bastırmak için harekete geçmiştir. İsyancılar, Türk ordusunun bir bölümünü üzerlerine çekerek asıl büyük ayaklanmaya destek vermek üzere aynı anda iki olay daha çıkarmışlardır. Bunlardan biri, 20 Haziran 1930 tarihinde Kör Hüseyin ve Eminpaşaoğullarının İran sınırını geçerek Zeylan’da başlattıkları isyandır. Bu isyanda öldürülen isyancının birinin üzerinde halkı isyana teşvik eden birkaç Hoybun Cemiyeti bildirisi ile mührü çıkmıştır. Bu sırada Doğu Anadolu’nun Dersim, Palu ve Viranşehir bölgelerinde de Hoybun Cemiyeti bildiriler dağıtarak halkı isyana çağırmıştır. Türkiye bu olayları bastırmaya çalışırken Irak’taki Şeyh Barzani ve Molla Hüseyin Şerif idaresindeki bir grup, Irak sınırından geçerek Oramar, Şal ve Şemdinli bölgelerinde de isyan çıkarmıştır.

7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında yapılan askeri harekâtla Ağrı isyanı tamamen bastırılmıştır.

Özetlemek gerekirse;

1919’daki Koçgiri İsyanı’nı İngiltere desteklemiştir; Koçgiri İsyanı’na katılan isyancıların ele başları 1937-38’de Dersim İsyanı’nda da karşımıza çıkmıştır.
1924’te çıkan Nasturi İsyanı’nı İngiltere desteklemiştir.
1925’te çıkan Şeyh Sait İsyanı’nı İngiltere desteklemiştir.
1925’teki Şeyh Sait İsyanı sonrasında yurt dışına kaçan isyancılardan bazıları
1927 yılında Ermenilerle birlikte Hoybun Cemiyeti’ni kurmuştur. Hoybun Cemiyeti’ni İngiltere, Fransa ve ABD desteklemiştir.
1930’daki Ağrı İsyanı’nı Hoybun Cemiyeti’nce desteklenmiştir.
1937-38’deki Dersim İsyanı’nın alt yapısı 1928-29’da hazırlanmıştır.

Not: “Dersim Dosyası”ndaki bilgi ve belgelerin kaynaklarına, “Cumhuriyet Tarihi Yalanları, 2.Kitap” adlı kitabımdan ulaşılabilir.