Dersim Yalanları ve Gerçekleri (4)

Dersim Yalanları ve Gerçekleri / Sinan MEYDAN

“Dersim Harekatında 50 Bin İle 100 Bin İnsan Öldürülmüştür” Yalanı

Cumhuriyet tarihi yalancılarının en sık söyledikleri Dersim yalanlarından biri de “Dersim harekâtı sırasında, Türk ordularının 50 bin ile 100 bin arasında insanı öldürdüğü” biçimindedir. Bu yalancılara soracak olursanız “Türkiye Cumhuriyeti Dersim’de bir katliam yapmıştır. Kalanları da değişik yerlere sürmüştür!”

Necip Fazıl Kısakürek, “Dersim’de 50 bin sivil katledildi” demiştir.

İsmail Beşikçi, “1937-1938’deyse 50 binin üzerinde Alevi Kürtün öldürüldüğü görülmektedir” demiştir.

Serafettin Halis, “Dersim’de 70 binle 90 bin arasında insanın kanına ve canına mal olan bir katliam yaşanmıştı.” demiştir.

Ayşe Hür, “Tahminlere göre 110 bin nüfusu olan Dersim’in 72 bin kişisi ülkenin değişik yerlerine sürüldü” demiştir.

Recep Tayyip Erdoğan, “Vergi vermediler diye Dersim’in köylerini kim bombaladı? Zamanının, o zaman ki Cumhurbaşkanının emriyle… Kimdi? İsmet İnönü, CHP’nin başındaydı. Yani CHP bombaladı. 20 bin, 30 bin, 40 bin, 50 bin kişinin yargısız infaz edildiği söylenir. insaf ya!. işte sizin cemaziyelevveliniz bu…” demiştir.

Görüldüğü gibi Dersim harekâtında ölenlerin sayısı, 40-50 binden başlayarak 100 bine kadar çıkmaktadır. İleri sürülen rakamların birbirinden çok farklı olması, bu tezin hiçbir bilimsel temeli olmadığının en açık kanıtıdır. Belli ki, Cumhuriyet tarihi yalancıları, Dersim harekâtına bir “katliam görünümü” verebilmek için “açık arttırma misali” ölü sayılarını olabildiğince arttırmışlardır. Herkes aklından geçeni salladığı için de ortaya birbirini tutmayan çok farklı rakamlar çıkmıştır.

Dersim harekâtı sırasında ölenlerin gerçek sayısını vermeden önce, konunun çok daha iyi anlaşılması için basit bir karşılaştırma yapmak istiyorum:

Türk milletinin iki ölüm kalım savaşında (1915 Çanakkale Savaşı ve 1919-1922 Kurtuluş Savaşı) ölenlerin toplam sayısı 120 bin kişi civarındadır. 75 bin 800 civarında insan Çanakkale Savaş’ında, yaklaşık 40 bin insan da Kurtuluş Savaş’ında ölmüştür (şehit olmuştur).

Şimdi gelin belgelere bakalım: 3. Ordu Müfettişliğinin yaptığı açıklamada Dersim harekâtı sonrasında tarama bölgesinden ölü ve diri olarak 7.954 kişi çıkarılmıştır. Bu 7.954 kişinin 5 bin ile 7 bin kadarı batı bölgelerine sürülmüştür. Bu rakamlara göre Dersim operasyonları sırasında ölenlerin sayısı en fazla 2500 kadardır. Ayrıca bu rakama, bölgeyi terk ederek Erzincan, Elazığ ve Sivas taraflarına kaçanlar da dahildir.

1935 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 101.099 kişidir.

1940 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 94.636 kişidir.

Bu rakamlardan çıkan sonuç şudur:

1935 ile 1940 nüfus sayımları arasında Tunceli (Dersim)’de azalan toplam nüfus 6.463 kişidir. Bunun 5000 ile 7000’i de Batıya sürüldüğüne göre geriye en fazla 1500 kişi civarında bir kayıp nüfus kalmaktadır.

İşte bu noktada nüfusa kayıt olmayan, sayılamayan bu nüfus konusunda polemikler yapılmaktadır: Dersim harekâtı sonrasında yapılan 1940 nüfus sayımında Tunceli nüfusunun bilerek fazla gösterildiği iddia edilmektedir. Ancak bu iddiaların hiçbir bilimsel temeli yoktur.

“Dersim’de 50 bin ile 90 arasında insan öldürülmüştür!” diye tutturanlar, bu nüfus sayımı sonuçlarını görünce tezlerinin çürüdüğünü anladıklarından hemen bir komplo teorisine başvurarak, “o nüfus sayımı sonuçlarına güvenilmez!” demektedirler. Örneğin, Dersim’de onbinlerce insanın öldürüldüğünü iddia eden Veli Saltık,“Harekâttan hemen sonra yapılan 1940 nüfus sayımında Tunceli nüfusu kasıtlı olarak fazla gösterilmiştir!” diyerek iddiasını savunma yoluna gitmiştir.

Hasan Saltık ise 4. Umum Müfettişlik Raporu’na göre Dersim harekâtı sırasında 13.160 sivilin öldüğünü, 11.818 kişinin de sürgün edildiğini belirtmiştir. Ancak, Hasan Saltık’ın 19 Kasım 2009’da Sabah gazetesine verdiği demeçte dile getirdiği bu raporu, Doğu Perinçek‘in dediği gibi, “biz görmüş değiliz!”.

Son olarak 23 Kasım 2011’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı 8 Ağustos 1939 tarihli, Jandarma Komutanlığı’ndan Başvekalet Yüksek Makamı’na gönderilen bir raporda 1936, 1937, 1938 ve 1939 Dersim harekâtları sonrasındaki toplam ölü sayısı 13.806 kişi olarak görülmektedir.

Ancak Hasan Saltık’ın ve Başbakan Erdoğan’ın açıkladıkları belgelerdeki rakamlar, hem 3. Ordu Müfettişliği’nin verdiği rakamlara, hem diğer belgelere, hem de 1935-1940 nüfus sayımları sonrasındaki kayıp nüfus oranlarına uymamaktadır.

Çok daha önemlisi Başbakan’ın açıkladığı bu belgenin Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi‘nde içinde bulunduğu klasördeki diğer belgelerle tarihinin tutmaması bu belgeyi oldukça şüpheli hale getirmektedir. Diğer belgeler 1938 yılının belgeleriyken söz konusu belgenin 1939 yılına ait olduğu görülmektedir. Serap Yeşil Tuna“Devletin Dersim Arşivi” adlı çalışmasının sunuşunda bu belgenin “şüpheliliği” konusunda çok ciddi bir tahlil yapmıştır. Bu tahlile göre her şeyden önce söz konusu belgenin tarihi, birlikte arşivlendiği belgelere uymamakta ve durum devletin arşivcilik yöntemleriyle çelişmektedir. Dahası arşivde bulunan her belgenin yüzde yüz doğru bilgi vermeyebileceği, bir belgedeki bilgilerin en azından birkaç belge tarafından doğrulanmadan tarihçi için hiçbir anlam ifade etmeyeceği ve çok daha önemlisi bazı belgelerin birilerince “amaçlı” olarak hazırlanmış olabileceği, yani sahte olabileceği de göz ardı edilmemelidir.

Dersim Duygu Sömürüsü

Abartılı ve temelsiz iddiaları bir kenara bırakıp konuya belgeler ışığında soğuk kanlı bir şekilde yaklaştığımızda Dersim harekâtı sırasında gerçekten de insanların öldüğünü görmekteyiz. İnsan hayatı kutsaldır ve bırakın 2 bin, 3 bin, 5 bin, 10 bin kişiyi, tek bir kişinin ölmesi bile çok acı bir olaydır. Ancak maalesef, tarih boyunca savaşlar ve isyanlar sırasında dünyanın her yerinde insanlar ölmüştür, ölmektedir ve ölecektir.

Evet! 1937-1938 Dersim harekâtı sırasında insanlar ölmüştür; ölenlerin çoğu isyancı olsa da ölenler arasında “siviller”, “suçsuz insanlar” da vardır.

Harekât sırasında direnen ve silaha sarılan köylerin yakıldığı askeri raporlarda açıkça belirtilmiştir ve bu raporlar Genelkurmay tarafından yayınlanmıştır.

Evet, özellikle 1938’deki II. Dersim harekatı sırasında “bazı suçsuz insanların” öldüğü doğrudur, ancak bu ölümlerin”katliam” ve “kıyım” boyutunda çok fazla miktarda olduğu ve ölümlerin bir kısmının “zehirli gaz” kullanımından kaynaklandığı iddiası yalandır. Çünkü hem Türkiye’nin o tarihlerde zehirli gaz üretimi yoktur, hem de yabancı ülkelerden henüz zehirli gaz alınmamaktadır.

Harekât sırasında Tunceli’ye iki yıl içinde toplam 480 km yol yapılmıştır. Bu yollar sayesinde Dersim Türkiye’ye bağlanarak ticarete açılmıştır. Neşit Hakkı’nın değimiyle, “azametli binalar”, hükümet konakları, köprüler, kışlalar inşa edilmiştir, köylüye toprak dağıtılmıştır. Bu yatırımlarla köylü, aşiret hayatından uzaklaşıp “vatandaş” olmaya başlamıştır. O günlerde Elazığ’da yatılı bölge okulu olarak hizmete giren Kız Enstitüsü’nde Elazığ, Tunceli ve Bingöl köylerinden getirilen kız öğrenciler yetiştirilmiştir.

• Dersim harekâtı ve harekât sırasındaki ölümler değerlendirilirken, Dersim’de çok geniş çaplı bir isyan olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır.
• Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin, içerde Dersim İsyanı’mn patlak verdiği günlerde, dışarıda da Hatay ve Boğazlar sorunuyla uğraştığı asla unutulmamalıdır.
• Dersim harekâtı sırasında yaşanan ölümlerin en büyük sorumlusunun, Dersim halkını kandırarak genç Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kışkırtan Seyit Rıza ve Alişer gibi aşiret reisleri olduğu asla unutulmamalıdır.
• Dersim İsyanı başladığında Cumhuriyet hükümetinin derhal silaha sarılıp isyancıların üzerine saldırmak yerine, önce ekonomik, kültürel, siyasi çözümlere başvurduğu ve bölgenin önde gelen aşiret reisleriyle görüşmeler yaparak onları ikna etmeye çalıştığı, asla unutulmamalıdır.
• Harekât öncesinde bölge halkına “uyarı bildirileri” atılarak, isyancıların yanında yer almamalarının istendiği asla unutulmamalıdır.
• Bütün bunlara karşın Dersim aşiretlerinin ele başlarının; kanla, ateşle, göz yaşıyla, yokluk ve yoksulluk içinde olağanüstü bir mücadeleyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı silaha sarılmaları üzerine hükümetin Dersim’e askeri harekât düzenlediği asla unutulmamalıdır.

Özetle, 1937-1938’de Dersim’de Cumhuriyete meydan okuyan silahlı bir güç vardır.

Resmi kayıtlara göre, 4 Ekim 1937 tarihine kadar Tunceli’den 4076 tüfek, Erzincan’dan 786 tüfek ve Bingöl’den 126 tüfek olmak üzere toplam 4991 tüfek toplanmıştır. Silah arama çalışmaları bundan sonra da devam ettirildiğine göre bütün harekât boyunca toplanan tüfek sayısı 5 binin üzerindedir. Nitekim, Millet Meclisi’nin 7 Temmuz 1939 tarihli toplantısında Dahiliye Vekili Faik Öztrak, “Dersim mıntıkasından şimdiye kadar toplanan silahların adedi 14.593’tür. Bu silahların hepsi son sistemdir” demiştir.

Ayrıca ölümler de tek taraflı değildir. İsyancıların, karakolları, kışlaları basıp, Türk askerlerini öldürdüğünü daha önce anlatmıştık.

İngiltere Dışişleri Bakanlığı gizli belgeleri arasında bulunan 22 Mayıs 1937 tarihli bir belgede, “Sayılarınrn 1500’ün üstünde olduğu söylenen Kürt asilerinin Türk kuvvetlerine ciddi kayıplar verdirmeye devam ettiği ve ellerine düşen subayların vücutlarını vahşice parçaladıkları” söylenmektedir. Dahası, Ağrı İsyanı önderi Huske Telli, kendi ailesini kendi elleriyle kurşuna dizmiştir. Garo Sasuni, “Hayrenik dergisi”nin Kasım 1929 sayısında yayımladığı, 1969’da Beyrut’ta, 1986’da Stokholm’ de Türkçe olarak basılan “Kürt Ulusal Hareketleri” kitabında bu gerçek çok açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Özakıncı’nın belirttiği gibi, Ağrı İsyanı bastırıldıktan sonra, Türk ordusu, Ağrı tepelerinde öldürülmüş kadın ve çocuk cesetleriyle karşılaşmış, fakat isyancılar, bütün dünyaya “Türk ordusu kadınlarımızı çocuklarımızı öldürdü!” propagandası yapmışlardır.

19. yüzyıldan bugüne; Şeyh Hasanlı aşiretlerinin Osmanlı madencilerini kadın çoluk çocuk demeden katletmesinden, Huske Telli‘nin Ağrı İsyan’nda kendi ailesini yok etmesine ve PKK elebaşı “bebek katili” Abdullah Öcalan’ın 1983 sonrasında 30.000 Mehmetçiği şehit etmesine kadar, tarihte birçok “aşiret kıyımı”, birçok “Kürtçü vahşet” örneği vardır.

“Türkiye Cumhuriyeti Dersim’de katliam yaptı!” yalanının temel kaynağı, Kürt Teali Cemiyeti üyesi, Koçgiri ve Dersim İsyanı’nın elebaşlarından Baytar Nuri Dersimi‘dir. Baytar Nuri “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı anılarında, “Cumhuriyet ve Türk düşmanlığının” ve “ateşli Kürtçülüğünün” etkisiyle olsa gerek, olayları iyice abartarak, adeta biri bin yaparak anlatmıştır.

Şu satırlar ona aittir: “Türkler Tujik dağı eteklerini tamamen işgal etmiş ve buralarda ellerine geçen Kürt halkını merhametsizce öldürmüşlerdi. Tujik dağı eteklerinden Iksor vadisindeki büyük mağaralara sığınmış olan binlerce çocuk, kadın ve kızlar, bu mağaraların menfezleri -Genelkurmayın emir ve murakabesi altında- çimento ile kapattırılmak suretiyle mahvedil-mişlerdi. (…)” İşte Dersim isyancısı Baytar Nuri’nin ruh hali!

Şu satırlar da ona aittir:

“intikam! intikam! intikam! İntikam!İntikam!.. Kürt namusuna sürülen lekeyi temizlemek için. İntikam .. Süngülenen yüz binlerce Kürt evladının feryadını dindirmek için. intikam!.. Girdaplara atılan, ateşlerde yakılan gelin ve kızlarımızın Kürdistan afakında uğuldayan iniltilerini teskin için. İntikam!..
Darağaçlarının altında ölümü kahramanca selamlayan, ‘Yaşasın hür ve müstakil Kürdistan diye haykırarak Şahadet tacını giyen binlerce vatan kurbanlarının gayelerini tahakkuk ettirmek için. İntikam!..”

Kendinden geçmiş, cezbeye tutulmuş bir meczup misali “intikam!… intikam!..” diye bağırarak Türklere “kin” ve “nefret” kusan Baytar Nuri, aktivist bir Kürtçü olarak kaleme aldığı “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı kitabında hayal gücünü de kullanarak gerçekleri alt üst etmiştir.

İşte onun alt üst ettiği gerçekler, bizim Cumhuriyet tarihi yalancılarına kaynak olmuştur…

Dersim Yalanları ve Gerçekleri (2)

Dersim Yalanları ve Gerçekleri / Sinan MEYDAN

Dersim İsyanının Kökleri

1925 Şeyh Sait İsyanı‘dan sonra Türkiye Cumhuriyeti‘ne karşı planlanan bütün “Kürtçü isyanların” kilit noktalarından biri Dersim olmuştur. Ağrı İsyanı‘nı planlayan Hoybun Cemiyeti de Dersim’i en önemli merkezlerden biri olarak görmüştür Hoybun Cemiyeti‘nin faaliyetleriyle ilgili İçişleri Bakanlığı’nın Başbakanlığa yazdığı 18 Temmuz 1929 tarihli “gizli raporun” 11. maddesindeki “Dersim, ruh meselesidir. Kürt harekatına istinat noktası teşkil eder. Haydaranlı, Bahtiyarlı, Lolanlı, Balabanlı, Karakiyhili, Arelli ve Çarıklı aşiretlerinin tamamen elde edilmesi lazım geldiğinden bu hususu Hoybun Cemiyeti deruhte eder. Bu durum müştereken tesbit edilerek karar altına alınmıştır.” ifadeleri, Dersim İsyanı’nın hazırlıklarının Ağrı İsyanı öncesinde başladığını göstermektedir. Nitekim Ağrı İsyanı’na destek olan isyancılardan bazıları Dersim İsyanı’nda da karşımıza çıkacaktır.

Hoybun-Taşnak ittifakında önem verildiği vurgulanan Dersim bölgesinde Koçgirili Alişir, Hoybun bildirilerini aşiretler arasında yayarak bu bölgelerin de Ağrı İsyanı’na destek olmasına zemin hazırlamıştır. Sonuçta Dersim aşiretleri üzerinde dini bir otoriteye sahip olan Seyyit Rıza, devlet görevlilerine karşı direnişe geçmiş, bunun üzerine Ağrı bölgesinden oraya da kuvvet kaydırılmak zorunda kalınmıştır. Böylece merkezi Ağrı olan ayaklanmanın bütün Doğu Anadolu bölgesine yayılması hedeflenmiştir. Hoybun Cemiyeti dağıttığı bildiriler ve yaptığı propaganda ile isyancıların moralini yüksek tutmaya çalışmıştır. Nitekim Cemiyet, 1 Eylül’de yayınladığı bir bildiride, Türk ordusuna büyük kayıplar verdirildiği belirtilmiş ve aynı zamanda Türk kuvvetlerini, bazı köyleri yağmalamak ve bir çok insanı öldürmekle suçlamıştır .

Birinci Ağrı İsyanı, 16 Mayıs 1926’da Yusuf Taşo ve çetesinin İran sınırını geçip Beyazit köylerinden hayvan çalarak Ağrı yaylalarına sığınması ve Hası Telli’nin halkı kışkırtmasıyla başlamıştır. İsyan başarıya ulaşmadan bir ay sonra bastırılmıştır.

1927 Eylül’ünde İkinci Ağrı İsyanı başlamıştır. Avrupa’da ve Amerika’da etkili olan ve Amerika’da bir şubesini açan Hoybun Cemiyeti, İkinci Ağrı İsyanı’nı desteklemiştir. Türkiye, Temmuz 1927’de Sovyet Rusya ile yaptığı bir anlaşma ile Kürt isyanlarına karşı Rusya’yı kendi yanına çekmeye çalışmıştır. Ağrı İsyanı’nda Sovyet orduları sınıra asker yığarak isyancıların hareket alanını daraltmıştır. 1928 yılına gelindiğinde İhsan Nuri liderliğindeki isyancı Kürt grupları Ağrı dağına hakim olmuşlardır. 2 bin kişiden fazla isyancı Kürt, dağlara çıkmıştır.

Hoybun Cemiyeti’nin desteklediği Üçüncü Ağrı İsyanı, 1930 yılında başlamıştır. Mayıs 1930’da 4. ve 6. Kolordular Ağrı dağı yakınlarında toplanarak Ağrı İsyanı’nı bastırmak için harekete geçmiştir. 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında yapılan askeri harekatla Ağrı isyanı tamamen bastırılmıştır.

Başta İhsan Nuri olmak üzere isyancıların elebaşları İran’a kaçmışlardır. İran tarafından tutuklanan İhsan Nuri kısa bir süre sonra serbest bırakılmış ve kendisine İran ordusunda görev verilmiştir.

Hoybun Cemiyeti Ağrı isyanının bastırılmasından sonra gücünü büyük oranda kaybetmesine rağmen Türkiye’ye karşı faaliyetlerine devam etmiştir.

Özellikle Fransa, Hatay sorunundan dolayı Hoybun Cemiyeti’nin faaliyetlerini desteklemeye devam etmiş ve dolayısıyla Cemiyeti’nin çalışmaları Suriye’de yoğunlaşmıştır.

Siyasi Kürtçülüğe kültürel bir zemin hazırlamak amacıyla Şam’da 1932 yılında Hawar Dergisi çıkarılmaya başlanmıştır. Celadet Ali Bedirhan ve Kamuran Bedirhan tarafından Hoybun Cemiyeti’nin yayın organı olarak onbeş günde bir Kürtçe ve Fransızca olarak yayınlanan bu dergi, 1943 yılına kadar çıkarılmıştır.

Hawar dergisinin ilk sayısında “amaçları ve özellikleri” başlığı altında derginin sadece ilmi ve edebi bir amaçla kurulduğu belirtilerek yayın politikası şöyle sıralanmaktadır.

a) Kürtler arasında Kürt alfabesi ve gramerinin yayınlanması, menşei ve diğer dillerle akrabalığının incelenmesi (ilk sayıda Kürt alfabesi yayınlanmaktadır)
b) Folklor başlığı altında Kürt efsaneleri, masalları ve Türkülerinin yayınlanması,
c) Kürtlerin yazılı edebiyatları ile müzik, âdet, gelenek, tarih ve coğrafyalarının incelenmesi ve yayınlanması,
d) Kürt dilinin Hint-Avrupa dil grubuna dahil olduğu, Kürtlerin bugün kullandıkları dilin Medlerin, Perslerin, Farsların dili ile aynı olduğuna dair araştırmaların yayınlanması,
e) Derginin sayfalarının “yakından veya uzaktan Kürtçeye, Kürdistan‘a ve Kürtçülüğe ilgi duyanlara” açık olduğu,
f) Kürtlerin modernleşmek istedikleri, ancak Avrupalılara benzemedikleri belirtilmekle “birkaç Kürdün Avrupai giyinmesi bahane edilerek Kürt kıyafetlerini başlık olarak şapkayla ve giysi olarak da smokinle tasvir etmek garip olacaktır” denilerek ırkımıza has âdet, gelenek ve özellikle ile onlardan ayrıldıkları belirtilmiştir.

Günümüz Kürtçülerinin “Kürt açılımı” adı altındaki talepleri, Celadet Ali Bedirhan ve Kamuran Bedirhan gibi “ayrılıkçı Kürtçülerce” 1932 yılından itibaren çıkarılmaya başlayan Hawar Dergisi’nde dile getirilmiştir. Dolayısıyla “Kürtlerin demokratik talepleri” söyleminin arka planında, aslında “Kürtçülerin ayrılıkçı talepleri”yatmaktadır. Zamanla faaliyetleri oldukça azalan Hoybun Cemiyeti’nin, Hatay sorununun gündeme gelmesine paralel, Fransa’nın mandaterliğindeki Suriye’de yeniden canlanmaya başladığı görülmüştür. Nitekim İçişleri Bakanlığı’nın Başbakanlığa yazdığı 12 Ekim 1935 tarihli yazıda; Hoybun Cemiyeti’nin Suriye’de yaşayan kürtlere yardım maskesi altında çalışan fakat gerçekte Hoybun’a yardım toplayan “Kürt Fukara Perver Cemiyeti” adında bir dernek kurduğu, bu derneğin topladığı hububat ve paraları Hoybun’un siyasi amaçları için harcadığı belirtilmiş ve cemiyetin en büyük destekçisinin de Suriye’de kendisini Şeyh Sait’in halifesi ilan eden Şeyh Ahmet olduğu, bu kişinin, geçmişte Türkiye’ye saldırılarda bulunmuş çetelere maddi yardım yaptığı ve eline fırsat geçerse Şeyh Sait’den daha tehlikeli olabileceği vurgulanmıştır.

Hoybun Cemiyeti’nin 1930 yılında açtığı Antakya şubesi de 1935 yılından sonra faaliyetlerini arttırmıştır. Hoybun Cemiyeti’nin “katibi umumisi” olan aynı zamanda Antakya şubesinin de başkanlığını yapan Antakya Lisesi felsefe öğretmeni Memduh Selim, 1936 yılı başlarında Türkiye sınırına yakın Kürt köyleri üzerinde propaganda faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır.

1936 yılı başlarından itibaren Hoybun Lideri Celadet Ali Bedirhan İskenderun, Halep ve Beyrut’taki Taşnak önderleriyle görüşmeler yaparak Cezire üzerinden Türkiye’ye karşı bir hareket yapmayı planlamıştır. Ayrıca Taşnak-Hoybun işbirliğine Türkiye’ye karşı düşmanca duygular besleyen Samdaki “Çerkez Cemiyeti” de dahil edilmiştir. Bu konuda Celadet Ali ile Çerkez Cemiyeti Başkanı Abdullah Bey arasında bir ittifak yapılarak Türkiye’ye karşı üç cemiyetin birlikte hareket etmesi kararlaştırılmıştır. Bu ittifakın yapılmasından sonra Türkiye’ye karşı 1937 yılı başlarında veya ilkbaharda harekete geçilmesi uygun bulunarak Türkiye içindeki taraftarları olarak kabul ettikleri bazı aşiretlere hazırlık yapmaları için talimat dahi verilmiştir. Nitekim 1936 yılı sonlarında Türkiye’nin güney sınırında bir takım çete saldırıları görülmeye başlamış, 1937 yılı başından itibaren bu saldırılar daha da artmıştır. Bu sırada Fransa, İngilizlerin Musul sorununu çözmek için kullandıkları modeli kullanarak Türkiye’ye yönelik “bölücü” hareketleri kışkırtma yoluna gitmiştir. Özellikle Türkiye açısından Hatay’ın ön plana çıktığı 1937 yılında Fransa Dersim İsyanı’nı teşvik etmiştir. Bunun üzerine Türkiye 8 Temmuz 1937 tarihinde Afganistan, Irak ve İran ile Sadabat Paktı’nı kurarak bölgeden yönelebilecek bölücü hareketleri önleme yoluna gir-mistir. Ancak Türkiye’nin çabalarına rağmen 1937 yılında Dersim İsyanı’nın çıkması önlenememiştir.

Bütün bu emperyalist oyunlara karşı Atatürk Türkiyesi de boş durmamıştır: Genç Türkiye Cumhuriyeti, Ağrı İsyanlarını sert bir şekilde bastırdıktan sonra 1932 yılının başında, Celal (Bayar) ve Tevfik Rüştü (Aras) başkanlığındaki iki resmi Türk heyetini İran’a göndermiştir. Bu heyetler, Kürt sorunu konusunda İran’la görüşerek, İran’ın isyancıları himaye etmemesini ve bu konuda Türkiye’ye yardım etmesini istemişlerdir.

Türkiye sadece İran’la değil, Irak’la da Kürt sorunu konusunda görüşmeler yapmıştır. İki kez üst üste Türkiye’yi ziyaret eden Irak Dışişleri Bakanı’ndan, “Barzan bölgesini merkez olarak kullanan isyancı Kürtlere karşı operasyon yapılması” istenmiştir. Irak Hükümeti bu isteği kabul ederek Barzanlı Şeyh Ahmet’e karşı saldırılar düzenlemiştir. Aynı günlerde Irak’ın Ankara Büyükelçisi, İngiliz Büyükelçisi’ne gönderdiği bir yazıda İran, Irak ve Türkiye hükümetleri arasında Kürtlere karşı işbirliğinden söz etmiştir. Bu işbirliği Irakta’ki Kürt isyancılarından Şeyh Ahmet ve Mahmut’u etkisiz hale getirmiştir.

Ağrı İsyanı’nından sonra genç Türkiye Cumhuriyeti içerde de çeşitli önlemler almıştır: 5 Mayıs 1932’de çıkarılan bir İskan Kanunu’yla Kürtlerin bir kısmı Batı bölgelerine yerleştirilmiştir. Aynı kanunla, şeyhlik, beylik ve ağalık kaldırılmış, aşiret resilerinin ve dini liderlerin sahip olduğu yetkiler ellerinden alınmıştır. Türkçeden başka bir dil kullanmak, yeni köyler ve mahalleler kurmak, zanaatkar cemiyetleri oluşturmak da yasaklanmıştır.

Ancak bütün bu dış ve iç önlemlere karşın dışardan “emperyalizm” içerden de “yerli işbirlikçiler” çok geçmeden yeni bir Kürtçü isyan planlamışlardır.

Genç Cumhuriyeti ve Kürt halkını derinden sarsacak olan bu isyanın adı Dersim İsyanı’dır.

Görüldüğü gibi Dersim İsyanı, asla sadece Dersim İsyanı değildir; Dersim İsyanı, 1919-1936 arasındaki “emperyalist” destekli Kürtçü isyanların, bu süredeki yeni isyan hazırlıklarının, genç Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kurulan “kirli ittifakların” nihai bir sonucudur.

Osmanlı Dönemindeki Dersim İsyanları

Dersim, Osmanlı döneminde çokça isyan etmiştir. Dersim aşiretleri, yaşadıkları bölgenin Osmanlı Devleti’nin maden ihtiyacını karşılayan bir bölge olduğunu fark ettikten sonra sıkça Osmanlı’ya karşı isyan etmişlerdir. Dersim aşiretleriyle Osmanlı arasındaki Alevi-Sünni ayrımı bu isyanları daha da şiddetlendirmiştir. Cengiz Özakıncı ‘nın dediği gibi, “Maden demek, silah demek; top, tüfek, gülle demek; gümüş ‘akça’ ve ‘bakır’ mangır demekti. Çaldıran Savaşı‘ndan sonra Osmanlı devleti, ne zaman doğudaki komşuları Rusya ya da İran’la savaşa tutuşacak olsa, siyasal Aleviliğin, Kızılbaşlığın dağlar ve akarsularla korunaklı kalesi Dersim’in önde gelen kimi aşiretleri, Osmanlı’nın top, tüfek ve para üretiminin kaynağı olan çevredeki madenlere saldıracaktı.”

Osmanlı Devleti’ 1514, 1534-1535,1548-1549,1552-1554,1578-1590,1603-1611,1615-1618,1622-1639,1723-1727,1730-1732,17351736,1821-1823 tarihlerinde Alevi, Şii, Kızılbaş İran Devletiyle savaşmıştır. Bütün bu savaşlarda, Sünni Osmanlı’nın yerli top tüfek barut üretimi, kimi Alevi-Kızılbaş Dersim aşiretleri tarafından, yöredeki madenlere yapılan silahlı baskınlarla, saldırılarla kesintiye uğratılmıştır.

İsyancı Dersim aşiretleri 17. Yüzyıla kadar “İran’ın maşası” durumundayken, 19. yüzyıldan itibaren önce Rusya’nın, sonra da İngiltere’nin maşası durumuna gelmişlerdir.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda bazı Dersim aşiretleri, Rusya’nın yanında yer almak için Erzurum’daki Rus konsolosuna teklifte bulunmuştur.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında bazı Dersim aşiretleri o bölgedeki Türk kışlalarına, Türklere ve bazı illere saldırmıştır.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Dersim’deki Kırgan aşireti, Hozat’ı basarak halkı gasp etmiştir.

1892’de Dersim’deki Koç ve Şam uşakları birleşerek büyük gruplar halinde azgınca etrafa saldırmıştır.

1893-1905 arasında Dersim’de zaman zaman büyük karışıklıklar çıkmış, Arapkir ve Kemah halkı can ve mallarını korumak için Saray ve Babıali’ye şikayet dilekçeleri göndermiştir.
Bütün bu belge ve bilgiler, Cumhuriyet döneminde 1937-1938’deki Dersim İsyanı’nın “Son Dersim İsyanı” olduğunu kanıtlamaktadır! Anlaşıldığı kadarıyla “Dersim’in asayişsizlik tarihçesi” bir hayli gerilere gitmektedir.

1896’da Osmanlı yönetimi, Dersim aşiretlerinin “başı bozuklukları”, halka yönelik saldırıları, “yağma” ve “katliamları” üzerine Dersim’le yakından ilgilenmeye başlamıştır. Saray, Babıali, Anadolu Genel Müfettişi Müşir Şakir ve 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa arasındaki yazışmalardan sonra Dersim hakkında bazı kararlar alınmıştır. Bu kararlardan beşincisi, “Dersimlilerin cidden ıslahı için alınması gereken önlemler”dir.

1896 tarihli 5. karardaki önlemelerden bazıları şunlardır:

• Muhtemel bir direniş hesaplanarak, bunu etkisiz hale getirecek kadar 4. Ordu’dan bir kuvvet ayrılacaktır.
• Bu kuvvet güçlü bir komutanın kontrolüne bırakılacaktır.
• Ayrılacak kuvvet sessizce Erzincan, Çemişgezek ve Mamuretülaziz civarından Dersim bölgesine sevk edilecektir.
• Dersim halkını, yirmi para yevmiye ve yarım okka ekmek vererek Hozat yolunun yapımında çalışmaya davet ederek “Dersimlilerin vahşetleri” önlenecektir.
• Aşiretler arasında birleşme önlenecektir.
• Amacın ziraat ve ticaret kapısı açmak olduğu telkin edilerek, halkın ıslahına çalışılacaktır.
• Bu telkinler sırasında muhalefet gösterilmediği takdirde şiddet gösterilmeyecek, aksi halde şiddet gösterilecektir.
• Ne şekilde olursa olsun hiç kimsenin malına el koymamak konusunda askerler uyarılacaktır.
• Bu uygulamaya karşı muhalefet edenlerin Trablus ve Yemen taraflarına sürgün edilecekleri bildirilecektir.
• Askeri harekatın uygulanması sırasında Dersim’de bir süre “örfi idare” uygulanacaktır.
• Dersim sancağı kaldırılacaktır.
• Ovacık, Hozat ve Kızılkilise’de gerektiği zaman Kuzuçan’da örfi idare ilan edilecek ve yer yer “örfi idare mahkemeleri” kurulacaktır.
• O bölgelerdeki kaymakamlık ve müdürlük görevleri o bölge komutanına devredilecektir.
• Kazalarda birer ikişer maliye memuru bulundurulacaktır.
• Uygun birkaç yerde “iptidayi mektepleri”açılacaktır. Eğitim görecek çocuklara yüz dirhem ekmek, senelik bir entari, kuşak ve festen ibaret kapama tarzında bir elbise verilerek çocuklar eğitime teşvik edilecektir.
• Dersim’de bulundurulacak askerin ihtiyaçları zamanında karşılanacaktır.

1896 tarihli bu kararlardan çok açık bir şekilde görüldüğü gibi Dersim, sadece Cumhuriyet döneminde “sorun” olmaya başlamamış, Osmanlı döneminde de çok ciddi bir sorun olmuştur. 19. yüzyılda bazı Dersim aşiretlerinin yağma, saldırı ve isyanları Osmanlı yöneticilerini Dersim ve civarında acil önlemler almaya yöneltmiştir. 1896 tarihli kararlara göre Dersim’e yönelik alınması düşünülen önlemler; bölgeye ordu sevk etmek, aşiretlerin birleşmesini önlemek, halka iş imkanları sağlamak, devlete yönelik muhalefete müsaade etmemek, asileri sürgünle cezalandırmak, bölge yönetimini sivillerden askerlere vermek, yer yer sıkıyönetim ilan edip, sıkıyönetim mahkemeleri kurmak, eğitim düzeyini arttırmak biçiminde sıralanmıştır ki, Dersim’e yönelik benzer önlemler, Cumhuriyet döneminde de gündeme gelmiştir.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Dersim/Doğu Raporları

Dersim’deki karışıklıkların artması üzerine Osmanlı Devleti, Der-sim’deki asayişsizliklere karşı alınması gereken önlemler konusunda, bölgeye araştrrma-inceleme heyetleri göndererek raporlar hazırlatmıştır.

Osmanlı döneminde “Doğu ve Dersim” konusunda hazırlanan raporlar şunlardır:

1) Anadolu Genel Müfettişi Şakir Paşa’nın Raporu. (1899)
2) Mutasarrıf Mardini Arif Bey Raporu (1903)
3) Mutasarrıf Celal Bey Raporu (1906)

Osmanlı Devleti, bu raporlardaki önlemleri uygulamasına karşın Dersim’deki “eşkıyalık” ve “isyan” bir türlü bitmek bilmemiştir. Bunun üzerine Osmanlı Devleti 1907’de, 1908’de, 1909’da ve 1916’da Dersim’deki isyancı aşiretler ve eşkıyalar üzerine askeri harekat düzenlemiştir.

Demek ki neymiş! Dersim’e askeri harekat düzenleyen sadece Genç Cumhuriyet değilmiş, Osmanlı da tam dört kez, Dersim’e askeri harekat düzenlemek zorunda kalmış!…
Ama nedendir bilinmez! Cumhuriyet’in Dersim harekatını “katliamcılık” olarak adlandıranlar, Osmanlı’nın Dersim harekatlarını bilmezlikten gelmektedirler!…
Genç Türkiye Cumhuriyeti, 1926 yılında daha Ağrı İsyanları devam ederken Dersim’in her an patlamaya hazır bir bomba olduğunu görerek Dersim’le ilgilenmeye başlamıştır.
Bu doğrultuda, Dersim’i daha iyi tanımak, Dersim’deki sorunları ve çözüm yollarını araştırmak üzere Dersim’e inceleme heyetleri ve raportörler gönderilmiştir.

Cumhuriyet döneminde Doğu ve Dersim konusunda hazırlanan raporlar şunlardır:

1. Ziya Gökalp’in “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” adlı Kitabı (1924).
2. Kütahya Milletvekili Neşit Hakkı Uluğ’un “Doğu’dan Bir Mektup” Başlıklı Çalışması. (1925).
3. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in Raporu (1926)
4. Elaziz Valisi Cemal (Bardakçı)’nın Raporu (1926)
5. Milli Emniyet Hizmetleri (MEH) Teşkilatı’nrn Van Vilayeti Raporu (1928)
6. MEH’in Urfa Vilayeti Raporu (1928)
7. MEH’in Hakkari Vilayeti Raporu (1928)
8. MEH’in Elaziz Vilayeti Raporu (1928)
9. MEH’in Mardin Vilayeti Raporu (1928)
10. MEH’in Siirt Vilayeti Raporu (1928)
11. MEH’in Diyarbakır Vilayeti Raporu (1928)
12. Elaziz Valisi Nizamettin Ataker’in Raporu
13. Birinci Umum Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) Bey’in Birinci Raporu (1930)
14. Büyük Erkanı Harbiye Reisliği’ne Rapor (Fevzi Çakmak Raporu). (1930)
15. Halis Paşa (Korg. Ömer Halis Bıyıktay) Raporu (1930)
16. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Raporu (1931)
17. Birinci Umum Müfettiş İbrahim Tali Bey’in İkinci Raporu (1931)
18. Jandarma Umum Kumandanlığı Raporu (1932)
19. Erzincan Valisi Ali Kemali Bey’in Erzincan Kitabı (1932)
20. İsmail Hüsrev Tökin’in “Türkiye Köy İktisadiyatı” adlı Kitabı(1934)
21. Başvekil İsmet İnönü Raporu (1935)
22. İktisat Vekili Celal Bayar’ın Şark Raporu (1936)
23. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın Umumi Müfettişler Konferansı’nı Açış Konuşması (1936)
24. Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen’in Umumi Müfettişler Konferansı’ndaki Konuşması (1936)
25. Üçüncü Umumi Müfettişi Tahsin Uzer’in Umumi Müfettişler Konferansı’ndaki Konuşması (1936)
26. Dödüncü Umum Müfettişi Korg. Abdullah Alpdoğan’ın Umumi Müfettişlikler Konferansı’ndaki Konuşması ve Raporu (1936)
27. Dördüncü Umum Müfettişliğin İkinci Raporu (1937 veya 1938)

Görüldüğü gibi genç Türkiye Cumhuriyeti, 1924-1938 arasında, genelde Kürt sorunu, özelde Dersim konusunda tam 27 adet rapor, kitap ve konuşma hazırlatmıştır. Atatürk, bütün bu raporlardan (çalışmalardan) çıkan “ortak analizlere” ve “ortak sonuçlara” göre “Dersim politikasını” biçimlendirmeye çalışmıştır. Yani, Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddia ettikleri gibi genç Cumhuriyetin Dersim politikası, “Atatürk’ün veya İsmet İnönü’nün durup dururken ortaya attığı bir politika” değil; uzun araştırmalar, incelemeler, gözlemler ve sosyolojik tahlillerden sonra, yaşanan olaylar da dikkate alınarak geliştirilmiş son derece “gerçekçi”,”sistemli” ve “bütüncül”bir politikadır.

Genç Cumhuriyetin “Kürtçü isyanları önlemeye” yönelik “Doğu raporları”, özellikle Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra 1925-1928 yıllarında yoğunlaşmıştır. 1930’daki Ağrı İsyanı’ndan sonra Dersim İsyanı’nın ilk işaretlerinin görülmesi üzerine, 1930’ların ortalarında, yerinde incelemeler yapılmıştır.