Bonzai bir laboratuvar kazasıydı!

fft81_mf2265779
Nereden çıktı bu bonzai? Nasıl bu kadar çabuk yaygınlaşabildi? Bağımlılığı nasıl tedavi edilir? Veya edilebilir mi? Genç insanların beyninde, hafızasında ve kişiliğinde yarattığı hasardan geri dönüş var mı? ‘Bırakma’ sürecinde aile ne yapmalı ve en önemlisi ne ‘yapmamalı’? Ailelere destek veren kurumlar var mı? Psikiyatrist Dr. İlker Küçükparlak, anlattı.

Kaynak Haber: EMEL ALPTEKİN – emel.alptekin@radikal.com.tr / Arşivi 03/07/2014 13:47

Bonzaiyle ilgili bilinmezlikler, nasıl ortaya çıktığıyla ve içinde ne olduğuyla başlıyor. Bonzai, aslında bir tür laboratuvar kazası. ABD’de, yaklaşık 29 yıl önce, “İnsanlara esrar vermeden, esrarın etkilerini taklit edecek tamamen sentetik bir madde, bir molekül üretebilir miyiz acaba” merakıyla başlamış. Hayvanlar üzerinde test edilmiş. Hedef, esrarın sakinleştirici, uyutucu, iştah açıcı etkilerini ‘taklit edecek’ sentetik bir madde, bir ‘ilaç’ üretmek. Ama formül başka ellere geçince, sonuç bonzai. Psikiyatrist Dr. İlker Küçükparlak yanıtladı.

“Bonzai esrarın etken maddesi olan THC’nin laboratuvarda üretilmiş, sentetik hali. 20 kadar ayrı türevi var. Bu kadar fazla türevi olması bonzainin etkilerinin de değişken olmasına neden oluyor. Her parti üründe farklı etki olabiliyor” diyorsunuz. Yani, asıl mesele içine fare zehiri, tarım ilacı falan katılması değil, bonzai sentetik esrar ve en az 20 değişik türü var öyle mi? 
Evet, bonzai aslında laboratuvarda bilimsel çalışma amacıyla, esrarın beyindeki etkilerini incelemek için, hayvan deneylerinde kullanmak üzere üretilmiş bir molekül. 1995 yılında Güney Carolina’da Clemson Üniversitesi’nden John W. Huffman tarafından laboratuvarda sentezlenmiş. Huffman halen piyasada bulunan JWH-073 ve JWH-018 moleküllerini üretmiş ve bunlara kendi adının baş harflerini vermiş. Ancak formül sızıyor. Halen küçük küçük değişikliklerle bu molekülden yeni varyasyonları üretilmeye devam ediliyor. En az 20 varyasyonu var. Testlerinin pahalı olmasının, devlet hastanelerindeki testlerde bazen tespit edilememesinin nedenlerinden biri bu. Hastaların üzerinden çıktığı için tanıyoruz. Başlangıçta ıslak mendilleri andıran içi alümünyumlu satılıyordu. Sıvı olarak üretiliyor. Sonra adaçayı gibi bitkilere emdiriliyor ve bitki formunda satılıyor. Açık sarıya çalan yeşil bir rengi var. Ayrıca daha pütürlü, granüllü bir görünümü var. Avrupa’ya 2004 yılında giriyor. Türkiye ’de de son 4-5 yıldır yaygın şekilde tüketilmekte olduğunu gözlemliyoruz.

‘HOCAM KURTAR BİZİ’ 
Siz ilk ne zaman duydunuz?
4-5 senesi var. İnsanlar bonzai piyasaya girince, “Esrarın daha keyif vereni” diye düşündüler. Oysa o kadar hızlı bir bağımlılık yapıyor ve fiziksel yıkımı öyle fazla ki. Eskiden bize bu kadar ısrarla, tedavi olmak istiyorum diye gelenler eroin bağımlıları olurdu. Esrar bağımlıları değil. Yıllarca esrar kullanıp tedaviyi aklından bile geçirmeyenler bonzaiye geçtikten sonra “Hocam kurtar bizi” diye gelmeye başladı. Bonzaiden sonra servislerde yatış oranı değişti. Yaşattığı çaresizlik ve hastanın kurtulma motivasyonu açısından esrarla değil ancak eroinle karşılaştırılabilir.
Aslına bakarsanız ne kullanıyorsa kullansın bu bireyin kendi tercihidir. Ama şu bilinsin, bu esrar değil. Tüm bilişsel yetenekler, konsantrasyon ve hafıza üzerinde yıkıcı etkisi var. Ve bu etkiler kullanmaya başladıktan sonra hemen birkaç ay içinde başlıyor. Psikotik etkileri şizofreni dahil olabiliyor. Paranoya başlıyor. Arkadaşları ona tuzak mı kuruyor, ailesi kendisini zehirliyor mu? Ve haliyle bunlar bütün ilişkilerini etkiliyor…

Tedavisinde kullanılan ilaçlar var mı? Bunlar ne kadar etkili?
Bağımlılığın bir ilacı yok. Verdiğimiz ilaçlar sadece bağımlı uyuyamıyorsa uyuması, öfke krizleri geçiriyorsa sakinleşmesi, paranoya düşünceleri varsa bunlarla baş etmesi için verdiğimiz ilaçlar.

YOKSUL BAĞIMLILAR NE YAPSIN? 
Tedavide ilk olarak ne yapılmalı? Aslında bunu yoksul aileler ve olmayanlar açısından iki aşamalı sormak gerekiyor belki… Tedavide bağımlının bonzainin temin edildiği, kullanıldığı ortamdan uzaklaşması; kendini müzikle, sanatla, sporla veya herhangi bir şeyle ifade edebileceği bir hayat kurup sürdürmesi etkili deniliyor. Ama eğer bonzainin peynir ekmek gibi satıldığı bir semtte, yoksul bir anne-babaysam ve bonzai bağımlısı bir çocuğum varsa ne yapmalıyım?

Her iki durumda da şu 3 aşama önemli. Bağımlılıkta ilk aşama, durumun farkına varmak. Çünkü bağımlılar bağımlı olduklarını inkar ederler. Birincisi durumun adını koyacak. “Ben bağımlıyım.” İkincisi karar vermek. Şunları yaparsam bırakabilirim. Ve ardından üçüncü aşamada harekete geçmek başlar. Bunlar olmadan bağımlılık tedavisi olmaz. Hastalara hep söyleriz. Bir koltuk değneğiyiz. Ama çok iyi bir koltuk değneğiniz olsa bile eğer sizin yerinizden kalkmaya niyetiniz yoksa işe yaramaz. Bunlar bilinmeyince ailelerin şöyle bir telaşı oluyor. “Doktora götüreyim, çocuğumu yatırsın.” Ama arada o kız var. O bağımlığının tedavisi için karar vermemiş olabilir. Bu durumda ailelere rol düşüyor.

AİLELER BAĞIMLILIĞI ÖDÜLLENDİRİYOR MU?

Nedir ailelere düşen rol? Ne yapacak aile, ne yapmayacak? 
Türkiye’de tedavide en büyük engel, ailenin bireyden ‘ayrışamamış’ olması ve bağımlığı ödüllendiren tavır göstermesi. Ailenin telaşı, aşırı desteği, kendini suçlaması ve vicdan azabı…. “Çocuğumu iyi bir okula yollayamadık ondan oldu” gibi. Ayrışamamış, kendini suçlayan hata mı yaptık diyen ailelerde böyle bir sıkıntı oluyor. Özellikleİstanbul ’da ebeveynlerin ciddi sıkıntıları var. “Çocuğa zaman ayıramadık” diye suçluluk duyuyorlar ve bunu çeşitli rüşvetlerle kapatmaya çalışıyorlar. Gelir düzeyi iyi ailelerde etkinlikler, yüzme kursları, baleler vesaire ile. Gelir düzeyi düşük ailelerde ise “Zaten çocuğa pek bir şey veremedik, bari şu yaptığını görmezden geliverelim, aramızı bozmayalım” düşüncesiyle. Bunlar sınırları bozan, sorumluluğu dışsallaştıran, bağımlık riskini artıran davranışlar.
Bonzai bağımlısı eşya satar, o eşya yerine konulur. İşten çıkartılır, cep harçlığı cebine konulur. Bunlar bağımlılığı ödüllendiren tavırlardır. “Biz senin arkanı toplayacağız” mesajıdır. Adam, evli ama ailem deyince hala anne babasını anlatıyor. 30 yaşında ama çocuk gibi ve hala kendi adına karar veremezmiş gibi davranılıyor. Yurt dışındaki meslektaşlarımız tedavide aileyi sürece katmaya çalışıyorlar. Çünkü orada aile kopuk. Biz ise ‘çıkarmaya’ çalışıyoruz. Yurt dışındaki meslektaşlarımız bazen sorarlar bize “ Türk bir hastam var, durum çok karışık” diye.
Bağımlıda muhakeme bozukluğu var mı? Yok. Zeka geriliği var mı? Yok. Madde kullandığı zaman olumsuz etkilerini biliyor mu, sonuçlarını biliyor mu? Biliyor. Bu durumda bağımlılığı yüzünden para kazanamaz hale gelirse bunun sonuçlarını görmeli. Bağımlılıkla ilgili sıkıntıları, eğer siz tolere etmeye devam ederseniz, ödüllendirmiş olursunuz. Ama eğer bağımlı bırakma çabasındaysa, durum tersine döner.

Nasıl tersine döner? O zaman bağımlının deyim yerindeyse ‘başüstünde’ tutulması gerekir. Çünkü bağımlılık çok kuvvetlidir. Tütün en basit bağımlılık, ama adam kanser oluyor ve boğazındaki bir delikten hala sigara içmeye çalışıyor. Tütün altı üstü bu. Kişiyi bağımlılıkla ‘mücadele ederken’ başınızın üstünde taşıyın.

KRİZİ, KRİZ GELMEDEN ÖNCE KONUŞUN

Tedavi sürecinde görülen öfke ve ağlama krizlerinde kişinin yakınları ne yapmalı?

Bahsettiğiniz durumda aile hastaya sorsun. Yalnız kalmaya mı ihtiyacı var, tam aksi mi yoksa konuşmak ve aklını dağıtmak mı ister, üzerine varılmasın mı? Bu soruların standart bir yanıtı yok. Aslında bizim aile ve bağımlı kişilere önerimiz, böyle bir sorun oluşmadan önce buna yönelik bir plan yapmaları ve hazırlıklı olmaları yönünde. Buna ‘kriz planı’ deriz, bu kriz planı, ortada kriz yokken bağımlı kişinin talepleri doğrultusunda oluşturulmalı ve kriz anında devreye sokulmalı. Yoksa kriz karar verme sürecini iyice zorlaştıran bir ortam. Tekrar hatırlatayım, böyle bir krizde ne yapılacağı ne ailenin ne de bizlerin bağımlı kişi adına karar vermememiz, en fazla öneride bulunmamız gerekiyor.

Bağımlı olduğunu kabul etmiş, bunu değiştirmeye karar vermiş ve harekete geçmiş bağımlılar da zaman zaman yeniden madde kullanabiliyor. Bu durumda tedaviden vazgeçmiş mi sayılır? Yakınları ne yapmalı?

Biz buna ‘laps’ (kayma) deriz. Bu durum bağımlılığın bir gerçeğidir. Bağımlılıkta “Bıraktım ve toptan bıraktım” diye bir durum yoktur. İnsanlar zaman zaman şunu görmek istiyorlar: “Bıraktım ama bakayım kontrol edebiliyor muyum?” Veya yoksunluk krizleri artık bitmiş ama maddenin keyif verici etkilerini özleme olabiliyor. Bazı bağımlılar kendisi farkına varamaz, ama riskli davranışlar göstermeye başlar, tekrar eski arkadaşlarla görüşmeye başlar, eski ortamlarına girer ve davranışlarıyla kendi kendine tuzak kurmaya başlar.

Muhit değiştirmek, eski arkadaşlarla görüşmemek etkili mi?

Bir maddeyi denemiş olmakla ilgili bilinen en büyük risk, çevre. Eğer çevrede o madde varsa deniyor çocuklar, bu bir kural değil ama bağımlı olabiliyorlar. Bir de koşullanma etkisi var: Hatırlatan kişiler, yerler ve duygular gibi. Diyelim maddeyi Ahmet ile birlikte kullandınız. ‘Ahmet’i her gördüğünüzde maddeyi hatırlayacaksınız. Bu deneylerle de kanıtlanmış. Eroin bağımlılarına yıllar sonra enjektör gösterildiğinde bile, beyinde madde kullanmayla ilgili bölge aktif hale geçiyor. Ayrıca bağımlının kendisi de o anda bağımlılıkla ilgili duygular yaşadığını söylüyor. Yani ‘Ahmet’ belki çok iyi bir insandır ama sadece sana zararlı. İki arkadaş, birlikte bıraksalar bile bu böyle. ‘Ahmet’in koşullanma etkisi var. Bağımlılıkla oyun oynanmaz, test edilmez. Bu, “Acaba iyileşti mi“ diye görmek için kaynadıktan sonra kırık kolla yeniden duvara yumruk atmak gibi.

Şehir değiştirmek etkili olur mu? Kritik bir durum var. Bağımlı az önce söylediğimiz 3 basamaktan birinde değilse etkili olmaz. “5 kere taşındık orada da içiyor” diyen aileler var. “Evden hiç çıkmıyorum, çıkınca canım isteyebilir” diyen, “Pencereden baksam kullanan birini görürüm” diye pencerelerden uzak bile duran hastalar var.

YATIRMAK, ÇARE Mİ? 
Bağımlıyı ‘yatırmak’ peki etkili mi?
Türkiye’de kendi isteği yoksa, ailenin isteğiyle bir kişinin bağımlılık tedavisi için hastaneye yatırılması yasal olarak zaten mümkün değil, bu bir. AMATEM’lerde de insanları zorla tutamazsınız, istedikleri zaman çıkarlar. Ayrıca kişi istemiyorsa zaten tedavi de işe yaramaz. Son zamanlarda bazı özel merkezlerde ailelerin isteğiyle hastaların yatırıldığı oluyor. Ancak yasal olarak hastanın zorla yatırılması mümkün değil. Ayrıca tedavi isteği kırıldığı için aksi sonuç da verebilir.
İstisna olarak kişinin kendine ve etrafına zarar verme durumu vardır ve yatırılması konusunda TCK gereği, mahkeme kararı vardır. Bu durumda da hastayı ‘yatırmama’ şansınız olmaz. Veya bulunduğu ortam çok risklidir, o zaman yatarak tedavi önerilebilir.

Aile gruplarından söz ediliyor? Nedir? 
Aile grupları, topluca yapılan bir grup etkinliği. Bakırköy ve Erenköy’deki AMATEM’lerde belli günlerde oluyor. Katılmanın herhangi bir şartı yok sadece önceden kayıt olmanız gerekiyor. Avantajı, ailelerin birbirlerine önerileri olabiliyor. Aile bu durumla baş etmek zorunda olan tek ailenin kendisi olmadığını görüp daha soğukkanlı davranabiliyor. Bağımlılığın tabiatı anlatılıyor ailelere. Örneğin aile utanıyor. Soruluyor “Peki utanıyor ve ne yapıyorsunuz?” Saklamak, tedaviyi geciktirir. Veya aile çok öfkeli. Devlete, polise, medyaya, doktora öfkeli… İşin içinden çıkamıyor ve tedavi gecikiyor. Ailedeki duyguların bağımlılık üzerindeki etkileri var ve bu bazen kısırdöngüye yol açabiliyor. Ve aile gruplarına herkes katılabilir, gelenlere sen kimsin, nesisin diye sorulmuyor, önemi de yok çünkü.

Bonzai bağımlılığında ortaya çıkan şizofreni, paranoya, kişilik değişimi; bonzainin beyinde, hafızada yarattığı hasarlar tedaviyle birlikte geçer mi veya hafifler mi? Yoksa bunlar kalıcı etkiler mi? Hem bellek ve konsantrasyonla ilgili (bilişsel) etkileri hem de şizofreni benzeri (psikotik) etkilerinin tam anlamıyla geri dönüşümlü olup olamayacağı, bazı olasılıklara bağlı. Bağımlılık süresi kısaysa, şiddeti (madde kullanım miktarı) düşük ve belki en önemlisi kişinin yaşı gençse geri dönüşlü oluyor. Tedavi ile ne olursa olsun bu parametrelerde bir iyileşme olacaktır ama tam düzelme için bu faktörlere göre bir prediksiyon (tahmin) yapabiliyoruz.


Psikiyatr Dr. İlker Küçükparlak, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde ve Erenköy AMATEM’de görev yaptı. Halen serbest çalışıyor. Radikal Blog yazarı.

Maraş Katliamı – İlk Perde “Katliama Çağıran Anonslar”

Belediye hoparlörü: Üç din kardeşimizi komünistler öldürdü Askeri telsiz: Aleviler askeri kışlayı bastı.

Radikal gazetesinden Ayça Örer ve Abdullah Kılıç’ın hazırladığı Maraş Dosyasında katliamın gizli kalmış yönleneri açığa çıkıyor.  İşte o Maraş Katliamı dosyasının 2. bölümü…

Maraş olaylarında en kanlı sahnelerin fitili, öldürülen iki sol görüşlü öğretmenin cenazesinin kaldırıldığı akşam saatlerinde ateşlendi. Maraş’ta üç Sünni gencin öldürülmesi kentte infiale neden oldu. Bu infiali bir katliama dönüştürecek anons ise 22 Aralık gecesi belediyenin hoparlöründen geldi: “Üç Müslüman din kardeşimiz komünistler tarafından öldürüldü. Bunların kanı yerde kalmayacak!”
Bu anons peşi sıra cami hoparlörlerinden de yapıldı. “Dünkü olaylarda komünist ve Aleviler tarafından şehit edilen üç din kardeşimizin cenazesi kalkacaktır. Bütün din kardeşlerimiz buna katılsınlar, son görevlerini yapsınlar” seklindeki anonslar, kentte artık geri alınamaz bir savaşın habercisiydi. Belediye hoparlöründen yapılan anonslar sabahın erken saatlerinden itibaren devam etti. Halk ölen Sünni vatandaşların cenazesinin kaldırılmasına çağrılıyordu. Asker, yayının yapıldığı belediyeye gittiğinde yayın odasında kimse yoktu. Kime sorulduysa, yayını kendilerinin yapmadığını söylüyordu. Tahrik olan halk, provokatörlerin liderliğinde saldırıya geçti. Trabzon Caddesi’ndeki dükkânlar tahrip edildi.

Yörükselim yerle bir 
Aynı saatlerde sloganlarla yüzlerce kişi, Alevi mahallesi Yörükselim’e yürüyüşe geçti. Ellerinde Türk bayrağı, taş ve sopalar bulunan grup içerisinden bazıları, “Yörükselim’de arkadaşlarımız şehit edildi. Haydin” diyordu. Yörükselim, ellerinde uzun namlulu silahlar, tabancalar, av tüfekleri, benzin bidonları bulunan bu kalabalığın saldırısına uğradı. Birçok kişi öldü, pek çok kişi yaralandı. Onlarca ev yakıldı.
Serintepe Mahallesi’nde de kanlı çatışma başlamıştı. Tam bu sırada ikinci öldürücü anons yapıldı. Askerler, “Kışla’ya saldırı oldu. Kışla’yı Aleviler bastı” şeklinde telsiz çağrısı alınca olay yerinden ayrıldı. Bu provokasyon planı harfiyen işledi. Asker gitti, katliam başladı. 93 ev tahrip edildi, 13 kişi öldürüldü. Aradan 33 yıl geçmesine rağmen askerin oradan uzaklaşmasını sağlayan telsiz anonsunu kimin yaptığı da hâlâ meçhul.
Sıradaki mahalle ise Alevi nüfusunun az olduğu Yusuflar’dı. Ellerinde silah ve sopalar bulunan topluluk daha önceden belirlenen evlere girip, içerideki Alevileri darp ediyor, öldürüyor, sonra da evlerini ateşe veriyordu. Kaçmaya çalışan Aleviler de bu saldırılardan nasipleniyordu. Akşama doğru Yusuflar Mahallesi’ndeki kanlı bilanço şöyleydi: 16 ölü, çok sayıda yaralı.
Sakarya, Yenimahalle, Mağaralı, İsadivanlı ve Dumlupınar mahallelerinde de tam bir vahşet yaşanıyordu. Ne yazık ki, asker ve polis yine ortada yoktu. Bütün bu saldırılara rağmen Maraş’ta katliama katılmayan çok sayıda Sünni vatandaş da vardı. Hatta birçok Alevi vatandaşı evlerinde sakladılar.

Ecevit’in anonsu işe yaramadı
Maraş’ta katliam devam ederken kentte Başbakan Ecevit’in sesinden halkı sakin olmaya çağıran anonslar da yapılıyordu. Şehirde sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen saldırganlar rahatlıkla eylemlerini gerçekleştiriyordu. İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, Adalet Bakanı, Sağlık Bakanı, Milli Eğitim Bakanı da şehre gelmişti. Ancak onların gayreti de katliamı önlemeye yetmedi. 2. Ordu Komutanı, Jandarma Genel Komutanı ve Vali ile olayları yatıştırmak için toplantılar yapan bakanların çözüm önerileri sonuç vermedi.
Maraş olaylarını “Solcular çıkardı” diyen dönemin CHP’li İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, Kahramanmaraş’a geldiğinde durumun ciddiyetini anlamıştı; ancak iş işten geçmişti. Özaydınlı, tepkiler üzerine yerini Hasan Fehmi Güneş’e bıraktı.

MİT her şeyi önceden biliyordu
Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e gönderilen 3 Ocak 1979 tarihli rapor, olayların organize edilmesinde MİT’in rolüne işaret ediyor. Gazeteci Rıdvan Akar ve Can Dündar’ın Ecevit’in arşivinden elde ettiği raporda, “Yeni vuku bulan Kahramanmaraş olayı başta Türkeş, Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Yusuf Ö. olmak üzere, MİT’ten Şahap H. Ali K., Mehmet K., Avukat Metin E., Nart K.’nın müşterek planlamaları ile çıkarılmış” deniliyor.

Katliamın simgesi o fotoğraf

Esma Suna ve karnındaki bebeği (yukarıda) kurşunlanarak öldürüldü. Bu fotoğraf Günaydın gazetesinde yayımlanınca, Maraş olaylarının vahameti de daha iyi anlaşıldı. Suna ailesinin bir başka ferdinin (sağda) ise sünnetli olup olmadığına bakılmış. 

Maraş’taki vahim tabloyu en çarpıcı biçimde gösteren fotoğraflar Suna ailesine ait. Esma Suna, karnında bebeğiyle beraber kurşunlanarak öldürüldü. Esma Suna’nın karnındaki 8 aylık bebeğini doktorlar ameliyatla çıkararak göstermişti. Katliamdan sonra gazetelere yansıyan haberlerde, Musa Suna’nın sözleri yaşanan trajediyi gözler önüne seriyordu: “Kapıyı kırarak eve girdiler. ‘Size bu dünyada yer yok’ diye bağırıp üzerimize saldırdılar. Evimizi ateşe verdiler. Sonra silahlarını ateşlediler. Gözümü hastanede açtım.” Suna ailesine yönelen saldırganların işlediği cinayetler, daha sonra Maraş Davası gerekçeli kararında şöyle anlatılacaktı: “Esma Suna’nın ‘Kardeşler yapmayın bu vicdansızlığı, biz de Müslümanız, yarın pişman olursunuz, bizim ölümümüzde ne var, biz ölürüz, geri kalanlar yine beraber yaşayacak, yapmayın bunu’ dedikçe saldırganların ‘Neren Müslüman senin, besmele çek bakalım’ dediklerini; besmele çekmesine rağmen inanmadıkları; bu şekilde saat 16.30’a kadar eve saldırdıklarını; saldırganların ‘Size bir şey yapmayacağız, dışarı çıkın, teslim olun’ diye bağırmaları üzerine kızı Fidan Suna ve yeğeni Aziz Tüzün’ün balkona çıktıkları sırada vuruldukları…”

Maraş Katliamını MİT Planladı

Katliamdan sonra Maraş’a giden heyetteki eski Bakan Güneş: Olaylar göz göre göre geldi. Sorduğumuz halde MİT istihbarat vermedi. Bu bir yana bizzat MİT vahşete katkı sundu.

AYÇA ÖRER – ABDULLAH KILIÇ-Radikal

Maraş Katliamı’nın 33. yıldönümünde, olaylardan 15 gün kadar sonra kente gönderilen senato heyeti içinde yer alan eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, yaşananları tek kelimeyle özetledi: “Faşist bir plandı.” Güneş, o döneme dair çarpıcı açıklamalarda bulundu. Katliamın göz göre göre geldiğini belirten Güneş, MİT’in hükümete konu ile ilgili hiçbir istihbarat vermediğini söylerken, bilgi bir yana, Maraş’taki katliama bizzat katkı yaptığını söyledi.

Olayların asker tarafından sıkı yönetime ortam hazırlamak amacıyla kullanıldığını da ifade eden Güneş, o dönem katıldıkları bir MGK toplantısında askeri kanatla yaşadıkları sıkıyönetim tartışmasını da anlattı: “Olaylar başladı, valiye istihbarat verilmedi, askeri çağırmakta da geç kalındı. Ben istihbarat örgütünün oradaki cinayetlere, oradaki katliama katkı yaptığını düşünüyorum. Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı… Bakanlık görevim boyunca MİT’ten bilgi alamadım”.

Önceki gün Habertürk televizyonuna konuşan Güneş, “Birbirimizin üzerine atarak bunların altından kalkamayız. Ben bunun başka büyük planlarla, dünya ölçeğinde dünyayı düzenlemek iddiasında olanların planları yahut projelerine kanmak suretiyle meydana geldiği kanısını taşıyorum” dedi. Güneş, yapılmak istenin oradaki insanları öldürmekten ibaret olmadığını, asıl istenenin Türkiye’nin askeri yönetime devredilmesini sağlamak olduğunu vurguladı.

Katliamın acı bilançosu 
1978’de 19-26 Aralık günleri arasında yaşanan olaylarda 150 kişi öldürüldü.
Alevilere ait 200’ün üzerinde ev yakıldı, 100’e yakın işyeri tahrip edildi.
Savcılığa göre, katliama karışanların sayısı 1350 kişiydi. Bunların 752’si ilk etapta tutuklandı.
Davalar 23 yıl sürdü. 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında ceza aldı.
1991’de çıkan TMK ile ceza alanların bir kısmının yattığı yıllara sayılarak ertelendi, diğerleri serbest kaldı.
Katliamda birinci dereceden rol aldığı belirtilen 68 kişiye ise hiç ulaşılamadı.

Devlet katliamı seyretti

Meçhul 26 piyangocu, CIA şefi, gizlenen silahlar… 33 yıl geçti ama eldeki o kadar delile rağmen katliamın sorumluları hâlâ bulunamadı! 

Maraş’ta 33 yıl önce 1978’de yaşanan vahşet olaylarını anlamak için aylar öncesinde Türkiye’de başlayan toplumsal çalkantılara bakmak gerekiyor. 1978’in son altı ayında özellikle Alevi ve Sünni vatandaşların yoğun olarak yaşadığı yerlerde bombalı ve silahlı saldıralar, Maraş’ta yaşanacak katliamın hazırlayıcısı, hatta provası niteliğindeydi. Farklı illerde çoğu ölümle neticelenen eylemler Maraş’ta bir ‘iç savaşa’ dönüştü. Öncesinde Malatya, Sivas, Erzincan ve Elazığ’da atılan nifak tohumları, en şiddetli Maraş’ta yeşerdi…

Maraş’taki vahşetin bu denli büyük boyutta olmasında kentte son yıllarda yaşanan değişimin de payı var. Pazarcık Ovası’nda pamuğun değer kazanması, tarımla geçinen Alevilerin zenginleşerek Maraş merkezine yerleşmesi, zengin Sünnileri tedirgin ediyordu. Alevilerin sosyal yaşamda aktif yer alması daha önce sağ kesime ait olan ‘statü’ye ortak olmaları, hatta zenginlikte onları geçmeleri büyük rahatsızlıklara yol açıyordu. Bu rahatsızlıklar zaman zaman “Maraş sağcıdır, burada sol barınamaz” şeklinde dışa vurdu. O günlerin meşhur diğer bir sloganı da “Maraş’tan ses gelmiyor”du.

Beklenen ses geldi! 
Maraş’tan beklenen ses nihayet gelmişti! 19 Aralık 1978’de ülkücülerin gözde filmi, Cüneyt Arkın’ın başrol oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak”ın gösterildiği Çiçek Sineması’na ses bombası atıldı. Sinemanın ‘komünistler tarafından bombalandığı’ iddia edildi. Zaten şehirde Alevilerin Sünnilere saldıracağı, camileri bombalayacağı günlerdir konuşuluyordu. Bu dedikoduları duyan Aleviler, Yenimahalle’de ‘camilere bir şey olmasın’ diye kendileri
19-26 Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta meydana gelen Maraş katliamı, Alevi ve Sünni vatandaşlar arasında yasansa da aslında ‘derin devlet’in Türkiye’deki en büyük organize eylemi olarak tarihe geçti. Kontrgerillanın organize ettiği, ülkücü grupların başı çektiği saldırı sonucu resmi rakamlara göre 111, olayın şahitlerine göre ise 150 kişi yanarak, kesilerek ve kurşunlanarak öldürüldü.

‘Emri Ankara’dan alırım’ 
Olayların başladığı ilk günden ayın 26’sına kadar hem polis hem de asker kentte yaşanan katliam karşısında aciz kaldı. Hem olaylara müdahale edecek yeterli güçleri yoktu hem de niyetleri! Olayın ikinci günü kente gelen ve eylemcilere müdahale edilmesini isteyen İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’ya 2. Ordu Komutanı İbrahim Şenocak, “Paşam, sizi severim ve sayarım ama emirleri Ankara’dan alırım” diyecekti.
Davalar 23 yıl sürdü. 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında hapis cezaları ile cezalandırıldı. Daha sonra bu cezalar Yargıtay tarafından bozuldu. 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu ile ceza alanların bir kısmının cezaları yattığı yıllara sayılarak ertelendi, diğerleri de serbest kaldı.

Güneş 19 Aralık’ta karanlık doğdu… 
Olayların kıvılcımı 19 Aralık’ta çakıldı. Cüneyt Arkın’ın oynadığı ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ adlı filmin Çiçek Sineması’nda gösterimi sırasında sinemaya ses bombası atıldı. Ses bombasını bir iddiaya göre ülkücü Ökkeş Şendiler, diğer bir iddiaya göre de sol görüşlü Salman Ilıksu attı. 20 Aralık’ta Yeni Mahalle’de birAlevi vatandaşa ait kahvehane bombalandı. Bir gün sonra sol görüşlü iki öğretmen Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu öldürüldü. Öğretmenlerin cenazesi olayların bir katliama dönüşmesine yol açtı. “Aleviler, yarın Sünnilere saldıracak” yaygarası üzerine Ulu Cami etrafında toplanan ülkücü grup polis barikatını aşıp Alevilere saldırdı. Akşam saatlerinde Maraş’ta üç Sünni gencin öldürülmesi üzerine tarihin en acı olaylarından birisinin fitili ateşlendi.

Alevi evleri işaretlendi 
Olaylar başlamadan günler öncesinde Alevi vatandaşlara ait ev işyerlerine nüfus sayımı yaptıklarını söyleyen bazı kişilerce işaretler konuldu. Olaylar başlayınca saldırganların elebaşları, “Üzerinde işaretli evleri yakın, yıkın, diğerlerine dokunmayın” diyecekti.

O Milli Piyangocular kim? 
Olaylardan önce Milli Piyangocu kıyafeti giymiş 26 kişi kente geldi. Otel kayıtlarında bu kişiler piyangocu olarak kaydedilmişti. Kayıtlar 1979’da Milli Piyango İdaresi’ne soruldu. İdare bu kişilerin kendi çalışanları olmadığını bildirdi.

Maraş’ta bir CIA şefi… 
Katliamla ilgili en ilginç detayı olaylar başlamadan önce ABD Büyükelçiliği 1. Kâtibi Alexander Peck’in Maraş’ta bulunmasıydı. Peck’in adını vermese de dönemin Maraş Emniyet Müdürü Kazım Ulusoy da bazı ABD’lilerin Maraş olaylarından önce kente geldiklerini, otelde konakladıklarını doğruluyor. Maraş’tan sonra aynı şahıs Çorum, Tokat ve Amasya’da da görüldü.

‘Mağara cephane dolu’ 
Türkeş, 22 Nisan’da Köşk’e telgraf çekerek “Halk infial halindedir” dedi. İçişleri Bakanlığı’na 26 Aralık’ta ‘CHP’liler’ imzasıyla gönderilen bir mektupta da Nurhak’ta bir mağarada cephane ve silah olduğu bildirildi.

ADIM ADIM MARAŞ’A GİDEN YOL 

18 Ocak 
Ecevit Hükümeti, TBMM’de güven oyu aldı.

16 Mart 
İstanbul Üniversitesi’ne bomba atıldı. 5 öğrenci öldü, 50’ye yakın öğrenci yaralandı. Üniversite bir süreliğine öğretime ara verdi.

12 Nisan 
Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi’ne bombalı saldırıda çok sayıda öğrenci yaralandı.

15 Nisan 
Malatya’da 3 öğrenci, Ankara ve Kahramanmaraş’ta 2 işçi öldürüldü. Ankara’da MHP’nin Uyarı ve Yürüyüş Mitingi yapıldı.

17 Nisan 
‘Hamido’ lakaplı Malatya Belediye Başkanı Hamid Fendoğlu gönderilen bombalı paketle öldü. Maraş’ta Alevilerin önde gelen isimlerinden Memiş Özdal’a bombalı paketler yollandı.

18 Nisan 
Büyük bir grup “Kahrolsun komünizm, katil Ecevit, Müslüman Türkiye, Dan Dan Hamido’ya intikam” sloganlarıyla yürüyüşe ve saldırıya geçti. Alevilere ait ev ve iş yerleri işaretlendi. Birçok işyeri tahrip edildi.

19 Nisan 
İçişleri Bakanı Kahramanmaraş’ta Türk Yıldırım Komandoları ve Esir Türkleri Kurtarma Ordusu’nun kurulduğunu açıkladı. MHP, halkı birleşmeye çağırdı.

20 Nisan 
Ordudan atılan bir yüzbaşı evinde orduya ait TNT kalıplarıyla yakalandı. Yüzbaşının Maraş’a silah sevkıyatında görevli olduğu iddia edildi.

22 Nisan 
Alparslan Türkeş: “Kahraman-maraş’ta halk infial halindedir.”

23 Nisan 
Başbakan Bülent Ecevit: “MHP Genel Başkanı’nın bildiği bazı şeyler var. Bu arada hükümetimiz bir güvenlik önlemi almak üzere çevre il ve garnizonlardan Maraş’a askeri birlikler gönderdi. Önlem alınmıştır.”

27 Nisan 
Ülke genelinde 1 Mayıs afişi asan 4 kişi öldürüldü.

28 Nisan 
İzmir’de bir jandarmayı öldüren TİKKO’cu idama mahkûm edildi.

1 Mayıs 
Elazığ’da bir cami minaresinden ‘suya zehir atıldı’ şeklinde anons yapıldı. Halk galeyana geldi, ancak güvenlik güçleri halkı zorla da olsa yatıştırmayı başardı.

29 Eylül 
Malatya Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul öldürüldü.

19 Aralık 
Kahramanmaraş’ta Çiçek Sineması’na ses bombası atılmasıyla başlayan olaylar tam bir Alevi katliamına dönüştü.

8 Ekim 
Abdullah Çatlı liderliğindeki militanlar Ankara’da Bahçelievler Katliamı olarak bilinen saldırıda bir evde 7 öğrenciyi kurşuna dizildi.

Mahalle bakkalı bile biliyordu!

Katliamda 14 yaşında olan Birgül Sarıkaya olayın travmasını hâlâ üzerinden atamadı.

Cumhuriyet– Birgül Sarıkaya (47) Maraş katliamı yaşandığında 14yaşında bir çocuktu… Kıyımın başladığı gününsabahında, ilköğretimmüfettişi babasının,“Yoksuldur,alışverişinizi ondan yapın” dediği bakkala gitti çizgili kâğıt almak için. Bakkalın gülerek “Bugün olacaklardan haberiniz var mı?” dediğini babasına söyledi. Birkaçsaat sonra evleri yakılacak, babası öldürülecek, annesi yaralanacak, kız kardeşleriyle birlikte sokaklarda dolaştırılırken tacize maruz kalacaktı. Dört kız kardeş yaralı anneleriyle birlikte Maraş’ta 1 hafta süren insan avından, ancak “Ankara’dan gelen özel yazı” sayesinde kurtulabilecekti. O günleri anlatırken hâlâ gözyaşı döken Birgül Sarıkaya, “Katilleri cezalandıramadılar, en azından bizlerden özür dilensin” diyor.

Aslen Sivas-Kangallı bir ailenin kızı olan Sarıkaya, katliamda babası ilköğretim müfettişi Süleyman Metin’i kaybetmiş. Çevresinde solcu, demokrat, sendikacı bir kişi olarak tanınan babası Süleyman Metin’in, katliamdan önce belirlenen hedeflerden biri olduğunu belirten Sarıkaya, korkunç katliam günlerini şöyle anlattı: “Ev yanıyordu. Babamın cenazesini yangından çıkarmaya çalışıyorduk, onlar da bizi ha bire içeri atıyorlardı. Sonra bizi döverek, sürükleyerek türlü hakaretlerle bilmediğimiz bir mahallede bir eve götürüp kapattılar. O evden kaçtık. Peşimize düştüler, bizi kovaladılar. Ablamın bir arkadaşının evine sığındık. Maraş’ın yerlisi tutucu bir aileydi. Evin hanımı bizi saklamak istiyordu, ama kocası evi yakarlar diye korkuyordu, bizi onlara vermek istiyordu. Sonunda kadın hükümet konağına haber göndermiş. Askerler geldiler. Bizi bir askeri araca bindirdiler. Etrafımızda asker varken bile bize vuruyor, hakaret ediyorlardı. Üç kız kardeş, hükümet konağına götürüldük.” Maraş’ın mahallelerinde korkunç bir kıyım sürerken olan bitenden habersizmiş gibi karşılamış hükümet konağındaki yetkililer üç kız kardeşi. “Ne oldu, hayırdır?’ diye soranlar olmuş! İlk şoku atlattıktan sonra anneleri gelmiş akıllarına kız kardeşlerin. Babalarının bir arkadaşı eve gitmiş, annelerini getirmiş. Vücudunun çeşitli yerlerinden ve yüzünden yaralı halde, bir gözünü kaybetmiş olarak! Üzerine gaz döküp yakmaya çalışmışlar üstelik… Anne ve üç kız kardeş bir araya gelince, en küçük kız kardeşlerinin kayıp olduğu ortaya çıkmış. Maraş’tan ayrıldıktan 15 gün sonra bulabilmişler kardeşlerini…

Astsubay Ali sahip çıktı

Sarıkaya, kardeşleri ve annesiyle birlikte, Astsubay Ali’nin evine yerleşmişler sonra. 1 hafta kalmışlar o aile dostlarının evinde. Maraş’tan çıkabilmek için aile dostları olan dönemin Tarım ve Köyişleri Bakanı’nın özel yazısını beklemişler 1 hafta boyunca. Sarıkaya, “Yazı gelince, bir dolmuş tuttular. Bindik, yola koyulduk. Babamın tabutunu da dolmuşun üstüne koyup bağlamışlar. Bunu ancak geceleyin, dolmuşun gölgesi ay ışığında ortaya çıkınca anladım” dedi.

Mersin’de yaşayan ve olayın etkisini üzerinden atamayan Sarıkaya, “Hala kalabalıklardan korkuyorum” diyor. Sarıkaya, toplumun ve devletin vicdanına “En büyük isteğim bizden özür dilenmesi. Bu bizim içimizdeki acıyı biraz olsun dindirir” diye sesleniyor.

24 Aralık 2011

İncelenebilecek diğer bilgi linkleri;

http://blip.tv/sansursuzgercekler/maras_katliami_unutturulanlar_belgesel-6163770

Maraş Katliamı Dosyası Tanıklar 28 . yılında katliamı anlatıyor

Bugün, 17.06.2013 ve aktörleri farklı, çağdaş araçların kullanıldığı çok ama çok benzer bir senaryo İstanbul’dan başlanarak tüm Türkiye’ye yayılmak istenmektedir. Halkımızın hangi çağrılara cevap verip vermeyeceğini artık kestirebiliyor olması ve ülkemizin bu kirli oyuna, oyunculara alet olmaması gerekmektedir. Öyle bir hale getirilmiştir ki halk şuan ben burada “halkımızın alet olmaması gerekmektedir” dediğimde kirli beyinlerin ortaya sunduğu kirli düşünceler “benim nasıl düşüneceğimi bana söyleyemezsin, benim özgürlüğümü kısıtlayamazsın” diyerek halkı her şekilde yanıltmaya çalışmaktadır. Özgürlüğümüz ve demokrasimiz sorgulanamaz. Bizler hiç bir diktatörün ve düşüncenin izinde yaşamıyoruz, yaşamamalıyız. Lütfen artık yakın tarihimizi okuyun arkadaşlar ve oradan o kadar çok şey öğreneceksiniz ki, bastırılmış beyinler olmadığımızı, yanlış yönlendirildiğimizi ve eksik bilgilendirildiğimizi anlayın. AKP ‘sine oy veren de bu ülkenin vatandaşı, CHP ve MHP partisine veren de bu ülkenin vatandaşı. Sokakta eylemlerde artık dağdaki adamla benim oyum bir olamaz söylemleri dolaşmakta lütfen artık zihinlerinizi, olaylardan uzaklaşıp dış düşüncelere bir açın. Yaşan olaylara farklı gözlerden bakmaya başlayın. Hangi demokrasiyi arıyoruz, neden tencerelere vurarak eylem yapıyoruz? Yolları neden kapatıyoruz, karşıt fikirli birisi karşınıza çıktığında tahammül edemiyoruz? Lütfen uyanın bu uykudan.

Taksim meydanında olayların cereyan etmesinden önce her kes neden yine safları tutu organize olmuş? sorgulayın? Kim bizim üzerimizden iktidara ulaşmak istiyor? Neden sosyal medyaya yalan haberler yayılıyor? kimler bunlar? insanları ögütleme çabası ise neden bu yol tercih ediliyor? Kendimize bir değil birden çok soru sormamızın zamanı geldi de geçiyor bile!